All That CAZ

All That CAZ

 Cem SOYDEMİR

 

cem_metin

Odilon Redon, “Sessizlik”, 1900

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

I

Bir şeyi tanımlarken, aynı zamanda o şeyi yaratırız, der Spinoza. Öyleyse tanımlama ile hakikat özdeştir. Aslında yarattığımız, o şeyin kavramıdır. Ama öyle olsa bile, soyut bir şey, gerçek olabilir. Soyut olanın bir maddiliği olabilir.

Çevirinin gerçekliği de böyledir işte. Yabancı bir evreni tanımlıyor, tanımlarken de aslında yaratıyordur. Ama bir yalana dayanmak zorundadır çeviri. Nesnel bir hakikati aktardığı iddiasını barındırması gerekir. Böyle olmak zorundadır. Çünkü gündelik hayatın ampirik gerçekliği bunu ister, bunu buyurur. Yaratmak ona yasaklanmıştır. En iyi ihtimalle, yaratıcılık kisvesine bürünmüş düşünsel bir faaliyet olarak, taşıyıcılık, hamallık görevini yerine getirmesi beklenir. Nesnel sınırlar aşılamaz. Aşılmamalıdır.

Değinmeden geçemeyeceğim. Gündelik hayatın nesnel varlık sınırları yeterince boğucudur. Silkelenmesi gerekir. Bildik durumların bunaltıcı atmosferinde nefes alma özlemiyle ürkütücü bir sesle sorar Nietzsche: “Hadi hakikati istiyoruz diyelim, peki neden hakikat olmayanı değil.” Olmaz. Olamaz. Çeviri sadakatten vazgeçmemeli, geleneğin sınırları içinde uslamlamaya başkaldırmamalıdır.

Öznelliğine sıkışıp kalmış, boynu bükük çevirmen de kendisinden bekleneni yerine getirmeli, başka kültürlerin, başka dünyaların, başka gerçekliklerin yaşantısını el yordamıyla tanımlayarak, bir “nesnellik”, bir “yansızlık” iddiasıyla –safsatası mı demeli yoksa– kendi kültürüne, kendi dünyasına, kendi gerçekliğine –yaratmadan– aktarmalıdır yalnızca. Kimi istisnalar olabilir. Ama uyarlama yaftasıyla geçiştirilen bu nadir anlar dışında yaratmak, yaratıcılık, Tanrılara mahsus olmalıdır. Masallara özgü, masalcılara has olmalıdır. Çevirmen kendi sığ sularında, gördüğü ya da hissettiği bir şey ile söylenmiş bir şey arasında ilişki kuran bir köprüdür sanki. Oysa hiç de böyle değildir. Belki de yaratmak dışında bir şey yaptığı yoktur. Belki de yaratmak, çevirmekten başka bir şey değildir. Ama ne olursa olsun, şartlı bir yaratıcılık tanınmıştır ona. Buna yine döneceğim.

Tepesine de bir bekçi dikilmiştir, gemi azıya aldığında onu hizaya çekmek için. Sınırları belirsiz, gerçek bir kimlik edinememiş –bir hortlak adeta– eleştiri, çeviri eleştirisi, zaman zaman sesini duyurduğu gazete, dergi sayfalarında “aslına sadık değil”, “hatalı çeviri”, “yazarın üslubuna aykırı” kabilinden paylamalarla başıbozukluğa bir dur diyecek, çekidüzen vermeye çalışacaktır.

Bir bataklık bölge sakini olan çevirmeninse öznellik denizinde sığınabileceği tek bir liman vardır: Dil.

 

II

O da bir yalana dayanıyordur aslında. Gökten zembille inmemiştir. Kurmaca bir dünyası vardır. İnsan elinden çıkmış, ama insanı, kendi içine hapsetmiştir. Açıkça icat edilmiş, uydurulmuş bir şeydir. İrrasyonelliğin göbeğinde bir rasyonellik talebi: Bu belki de olabilecek en irrasyonel şeydir. Dil bir şizofreni andırır adeta, ya da şizofrence bir mizacı vardır Dağınık bir düzenle örülü bir düş gibidir. Bir soyutlamadır. Ama bir maddiliği de olabilir. Örneğin konuşma edimi somut bir eylemdir. Ne zaman konuşsak bir eylem yerine getiririz; sözsüz eylem vardır elbette, ama eylemsiz bir söz düşünülemez (der Austin). Dilin maddilik kazandığı alanlardan biri konuşmadır öyleyse. Ama konuşma da tek başına düşünülmemelidir; bir refakatçisi vardır: toplumsal bağlam. Sözgelimi “yemin ediyorum” cümlesi bir aşk ilişkisinde, gizli bir cemiyet toplantısında, aile içinde, okulda, orduda vb. farklı pratiklerle örtüşecek, farklı anlamlara gönderme yapacak, farklı gerçekliklere tekabül edecektir; dolayısıyla, dilin ürettiği anlam, toplumsal bağlamın varsaydığı eylemlerden bağımsız değildir ve her bağlamda farklı bir maddilik üretilmektedir.

Dil nihayetinde uydurma bir şeydir, icat edilmiştir. Belli kuralları vardır ve bu yönüyle de –toplumsal-uzlaşımsal bir kurgulama düzeneği olarak– kullanıcısından, gördüğü veya hissettiği bir şeyi değil, kendisine söylenmiş bir şeyi iletmesini, aktarmasını ister. Tek tek bireylere ait değildir. Bireyler arası bir alanda konuşma edimi olarak işlerlik gösteren toplumsal bir olgu, toplumsal bir düzenektir. Dilin bireysel kullanımı diye bir şey yoktur. Bireysellik, öznellik, nesnellik vb. karşılıklı eylemsellik biçiminde varolan dil tarafından tahsis edilen ve tekrar tekrar düzenlenen özelliklerdir. Bağlam içinde gerçekleşen konuşma ediminde konumlar sürekli değişir, iç içe geçer, yeniden değişir. Bu durumda, kolektif bir düzenleme siteminin varlığından söz etmek gerekir. Ve bu düzenleme sistemi, bizden sadece bize söylenen şeyi iletmemizi ister. Kendimizi ilk andan itibaren dil içinde buluruz. Kendimizi orada tanımlar, yaratır, ifade ederiz. Ama bunları bize söylenenler, öğretilenler kapsamında yaparız. Ve her zaman kendimiz dışında olana/olanlara ihtiyaç duyarız. Başkaları olmadan, yani bir toplumsallık olmadan bunlar söz konusu değildir. Öyleyse her zaman toplumsal bir ortamın içindeyizdir ve bunun öncelikli koşulu da dil içinde olmaktır. Dolayısıyla, dilin –bu toplumsal düzenleme sisteminin– bize izin verdiği ölçüde düşünürüz, hissederiz, eyleriz vb. Ama dil tek başımıza dışımızdaki bir nesneyi anlatacak bir kavram verme edimini mümkün kılamaz, çünkü dili her zaman bir konuşma edimi halinde bireysel olarak değil kolektif olarak kullanırız. Bu durumda, bir anlatı, bir açıklama, bir iletme vb. karşımdakine gördüklerimi, hissettiklerimi aktarmamdan ziyade, bunları önce kendim için anlamlandırarak kendime tanımlamamı, ifade etmemi ama bunları da yine dil içinde kalarak yapmamı gerektirir. Burada da sürekli başka birini muhatap alarak bir iç konuşma gerçekleştiriyorumdur. Dil içindeyimdir ve dilin kuralları, sözcükleri, kavramları vb. hüküm sürüyordur. Daha sonra bunları karşımdakine onun anlayacağı bir biçimde ifade etmeye çalışırım, bu sırada onun anlık tepkileri, yüz ifadeleri, mimikleri, jestleri, sözlü sözsüz tüm karşılıkları da olaya etkir. Bireylerarası bu karşılıklı eylemsellik neticede dil alanında işlerlik gösterir ve dilin kuralları ile devam eder. Böylece dil, bizden kavramlar yaratmamızı değil, toplumsal-uzlaşımsal bu dil sistemi içinde tek tek bireylerden bağımsız yaratılmış kavramları birbirimize iletmemizi ister. Bu da bir olumlamadır ancak. Demek ki, yaratmak yalnızca çeviriden esirgenmiş değildir.

“Soyut” dil, bireylerarası etkileşimde konuşma ediminde bir maddilik kazanır ve kolektif bir “dile getirme” düzeneği olarak toplumun bünyesine yerleşir. Sonra da kurallarına, buyruklarına uyulmasını ister. Ama içinde bir kendi kendine karşı çıkma potansiyeli de barındırır. Şiir böyle bir potansiyeldir mesela. Yaratıcılık da dilin bu potansiyelinde gizli olsa gerektir. Yoksa dil gökten zembille inmiş değildir.

Gelgelelim çeviriden kurallara uyması, terbiyeli olması beklenir. Onun gökten zembille inmediği açıktır. Ama sözün tıkandığı, dilin ketlendiği yerler vardır. Çeviri de kendince bir yol bulmalıdır, hatta belki de gürültü yapması gerekir, nitekim bir şiirin de çevrilmesi gerekir bazen. Yoksa çeviri, tanımlarken aslında farkında olmadan yeni bir şey mi yaratıyordur? Kim bilir?

Yine de beklenen, arzu edilen, aslına sadık aktarımdır, yaratım değil.

 

III

Çevirinin çok genel bir anlamda kültürlerarası bir aktarım süreci olduğu doğrudur. Hayatın her alanında olduğu gibi, belirli kuralları, belirli kaygıları, iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin gibi değer kategorileri vb. olması kaçınılmaz olduğu kadar normaldir de. Bunlar yadsınamaz –yadsınmaması gereken– “gerçekler”dir. Bununla birlikte, çeviriye dair kanıların içerdiği kimi varsayımların yeniden ele alınması gerekir.

1. Nesnellik: Çevirinin nesnel olma zorunluluğu. Özgün olana sadıklık vs. Bu ancak sınırlı, hatta katışıklı bir nesnellik olabilir. Aslında hayatın hemen hiçbir alanında yüzde yüz nesnellik diye bir şey söz konusu değildir. Hele kültürlerarası bir alanda, ancak yüzde yüz görelilikten söz etmek gerekir belki de. Yabancı bir kültürü nihayetinde kendi kültürümden doğru anlamlandırıp yorumlayabilirim. Onu kendi değerlerimle tanımlar ve yine kendime ait anlamlarla donatır ve bu haliyle yeni -farklı- bir şey olarak kendi kültürüme aktarabilirim; bu anlamda onu yeniden yaratırım; soyutlama düzeyinde bir yaratım da olsa bu, kendi kültürümde vb. farklı anlamlara gönderme yapacak, farklı pratiklere tekabül edecektir ve soyut olan, bu yönüyle farklı gerçekliklerin –maddiliklerin– üretilmesine yol açacaktır. Bir kez daha vurgulayayım, bana yabancı olan bir şeyi, kendi içinde kendi değerleriyle kavrayıp aktarmam mümkün değildir, en azından katışıksız bir nesnellikten söz edilemez. Bu sözgelimi antropolojide sıkça dile getirilen bir temadır. Kendi değerlerimi, kendi öznelliğimi her zaman işin içine katarım. Bu durumda, çevirinin de ancak “kendine has”, “öznenin rengine boyanmış” bir nesnelliği içeriyor olması gerekir. Bundan fazlasını beklemek doğru olmaz.

2. Aktarım: Çevirinin bir aktarım süreci olduğu kısmen doğrudur. Bir aktarım söz konusudur elbette, ama aslında aktarımın öncesinde (yukarıdaki nesnellik iddiası da bunu içerimliyor aslında) bir kavrama, anlamlandırma ve yorumlama söz konusudur. Yorumlanan gerçeklik daha sonra bildik gerçekliğe aktarılır, aslında aktarılırken bile kimi dönüşümlerden geçer. Dolayısıyla çeviri, kendi dışındaki gerçekliği önce kendi süzgecinden geçirir; başka bir deyişle, dışarıdaki gerçekliğin önce anlamlandırılması, tanımlanması, kavranması gerekir. Bunun için de, daha çeviri işlemi başlamadan önce, çevirinin kendi içinde bir tür çeviri gerçekleşmektedir. Bu yolla ulaşılan şey, çevrilerek aktarılır. Ama karşı tarafta bunu alımlayacak olan da, bunu olduğu gibi almayacaktır. O da kendi içinde kendi bilgi-dünyasına bir aktarım gerçekleştirecektir. Bu anlamda, her aşamada sürekli bir çeviri işleminin gerçekleştiği söylenebilir. Yani ortada tek bir işlem, tek bir aktarım yoktur. Kendi içinde gerçekleşen, birbirleriyle iç içe geçen açık uçlu muhtelif aktarımlar söz konusudur. Ayrıca bu sırada işin içine dahil olan yorumlama ediminin de öznellik barındıran bir edim olduğunu ve nesnel aktarımı baştan bulandırdığını söylemeye bile gerek yok.

3. Teslimatın yapıldığı adres: Nakliyecilik görevini üstlenen çevirinin, bir de teslimatı gerçekleştirdiği bir adres olması gerekir. Çoğunlukla bu, –eğer yazılı bir metin söz konusuyla- okuyucu, -sözlü bir aktarım söz konusuysa– dinleyicidir; her iki durumda da, çevirinin bir muhatabı vardır. Bu zat-ı muhteremin kendi süzgeçlerinin de iş başında olduğu unutulmamalıdır. O da, çeviriyle kendisine aktarılan –ama artık bir nebze kendi bildik evrenine uyarlanmış– yabancı evreni bu kez kendi icra edeceği aktarım sürecine tabi tutacaktır. Kendisine sunulanı, olduğu gibi alması beklenemez, onu yeni anlamlarla donatıp, allayıp pullayacak veya soyup soğana “çevirecek”tir.

Şimdi bu noktada, çeviri adıyla anılan aktarımın, yalnızca bireyler ve kültürlerarası –sözlü veya yazılı– bir köprü inşasından ibaret olmadığına, sürdürülen bir faaliyet daha olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

 

IV

Yabancı olana, bilinmeyene, hangi saikle olursa olsun, yöneldiğimizde aslında öncelikle devreye giren süreç çeviridir. Çıkış noktamız bu.

Kendimizi her zaman/zaten olguların, olayların akışkan dünyasında buluruz. Bizi kuşatan bir dış gerçeklik vardır. Bunu, zaman zaman farklı farklı adlandırırız: Doğa, Dünya, Hayat, Toplum. Bu dışımızdaki gerçeklik aslında bizim tanımladığımız bir gerçekliktir ve bizim ona atfettiğimiz özellikleri taşır (Lévi-Strauss). Belki “gökten zembille inmiş” gibidir, ama bir anlama bürünmesi yine bizim aracılığımızla gerçekleşir. Yani bizim tanımlamamıza tabidir ve bu anlamda, bir yeniden yaratım süreci söz konusudur. Bu yaratımın ya da daha doğrusu üretimin, dil dolayımıyla gerçekleştiğini söylemeye bile gerek yok.

Toplumsal-uzlaşımsal bir nitelik taşıyan dil, düşüncelere bir akış, bir ifade, alanı teşkil eden ve göstergelerden oluşan bir sistemdir (dilbilim). Ama dili sadece bir ifade aracı, bir iletişim aracı olarak göremeyiz. Dışımızda –içimizde de tabii– gördüğümüz veya hissettiğimiz bir şeyi, algıladığımızda ve onu kavrayıp anlamlandırmaya çalıştığımızda iş başında olan dil, bize “gökten zembille bir anlam indirtmez”, zaten söylenmiş bir şeyi, zaten üretilmiş bir anlamı önümüze diker ve zaten söylenmiş bu şeyi söylettirir bize, onu ilettirir. Gördüğümün bir ağaç olduğunu bilirim, bu zaten bildiğim/öğrendiğim bir şeydir, daha önce görmediğim/öğrenmediğim bir ağaç ise bu, onun yine de bir ağaç olduğunu, ama daha önce görmediğim bir ağaç olduğunu bilirim; ancak sonuçta yine de bir ağaçtır, ama bilmediğim bir ağaçtır. Ağaç değil de, ağaç-benzeri bir şey ise, yine kendi bilgi-ufkum dahilinde ağaç-benzeri bir şey olduğu sonucuna varırım. Soyut bir şey için de aynısı söz konusudur. Yani, sözgelimi kendi içimde hissettiğim bir şeyi de aynı şekilde algılar, kavrar ve anlamlandırırım.

Ama burada işlerlik gösteren bir süreç daha vardır ve fena halde çeviriyi andırıyordur. Gördüğüm ya da hissettiğim bir şeyi kavrarken önce kendi bilgi dünyama tercüme ederim, bu aktarımı da yine kendi değerlerimi vb. işin içine katarak gerçekleştiririm. Hatta gördüğüm şey zaten önceden bildiğim bir şey olduğunda bile bu değişmez. Çünkü sözgelimi ağaç, bende farklı anlamlara, farklı gerçekliklere gönderme yapıyor olabilir ve ağaç benim için salt ağaç olmaktan çıkıp, mesela “ulu bir çınar” olacaktır. Kısacası, gerek etrafımla gerek kendimle olan ilişkimde –ben var olduğum sürece– bu sürekli yinelenen bir süreç olacaktır. Bir şeyi ancak kendime tercüme ettikten sonra başkalarına iletmeye başlayabilirim – ve aslında bu sırada da, kendime tercüme ettiğim şeyi, bu sefer çeşitli unsurların varlığıyla, bir başkasına yeniden tercüme-ederim, çünkü gördüğüm veya hissettiğim ve kendime tercüme ederek anlamlandırdığım şeyi, bir başkasına iletme/aktarma çabasına girdiğimde, onun bilgi dünyası, içinde bulunulan koşullar, aramızdaki ilişkinin biçimi, toplumsal bağlam vb. işin içindedir ve bu başkası da –ki o da benimle aynı süreçlerden geçmektedir– benim ilettiğim ya da kendisine tercüme ettiğim şeyi kendi süzgecinden geçirerek kendisine tercüme edecektir. Daha sonra o da kendisine tercüme edilen ve kendi kendisine tercüme ettiği şeyi, bir başkasına aktarmak için aynı tercüme sürecini sürdürecektir. Ve bu böyle açık uçlu eylem-süreç olarak sonsuza dek devam edecektir.

Burada “hatalı” çevirilere, “aslına sadık olmayan?” çevirilere, “özgün olanı yansıtamayan” çevirilere rastlanmayacak mıdır? Rastlanacaktır elbette. Çünkü çeviri doğası gereği “çarpık” olmak durumundadır, bir yoruma dayanmalı, çeviri sürecini gerçekleştirenin –”çevirmen” dediğimiz “çevirici”nin, çeviri-makinesi mi demeli yoksa?– bilgi-dünyasının süzgecinden geçmelidir.

 

V
Bataklık 

Ciddi olduğu kadar keyfi de olan bir sorunun bulanıklığını yaşar çeviri yapan. Belki de “bana nasıl geliyorsa öyledir” deyip susmalı ve kendisini “nesnellik” adına bu bataklık bölgenin dışında var etmeye çalışmamalıdır; tuzaklara düşme pahasına, “öznel” olanın vazgeçilmez olduğu uçsuz bucaksız bir evrende, paşa gönlünün istediğini yaparak hazzın doruklarına ulaşmaktan kendisini alıkoyması için hiçbir neden yok gibidir.

Ama o gitgide, karşı konulmaz bir istencin gölgesinde, korkutucu olduğu kadar büyüleyici bir dünyanın eşiğinde olduğunu duyumsuyordur; yaşanmış, yaşanacak gerçekler arasında cebelleşmeleriyle, masalını yerleştirecek bir yer arıyordur.

Bir anlatıcı olamaz ama. Bunun için “nesnel” sınırlar vardır. Belki bu sınırları göz ardı etmeyi seçebilirdi, ama bu, masalın inandırıcılığını yok ederdi. Yön seçemeyişlerine örtük bir gerekçe getirmeye de çalışabilirdi belki. Ama uzamların iç içe geçtiği bir bataklıkta bir tanrı olma imkânı bahşedilmemiştir ona. O da, kendince bir dünya tasarlamaya (yaratmaya) uğraşır, ama böylesine kişisel bir çaba harcarken sürekli kendi öznelliğini bastırma endişesi taşır. Ve bunda da tek bir tesellisi vardır: Anlamadan korktuğu bir masalı yaşamak. Çünkü “En doğru masal anlamadan korktuğumuzdur!”

  

Bu yazı ilk kez kül eleştiri dergisinin Eylül-Ekim 2005 sayısında yayımlanmıştır.

 

Back to Top