Boş Sahanın Maradonaları: Çeviri Nasıl Bir Sorun?

Boş Sahanın Maradonaları: Çeviri Nasıl Bir Sorun?

 Sertaç CANBOLAT

Semih Gümüş’ün “Çeviri Nasıl Bir Sorun” başlıklı yazısına cevaben 2011’de Birgün Kitap ekinde yayınlanmıştır.

 

Bu ülkede iki şeyden herkes ama herkes çok iyi anlar; biri futbol, diğeri çeviri. Sokağa çıkıp sorsak, önümüze gelen herkesin, şu veya bu futbol takımının nasıl futbol oynaması gerektiği, saha dizilimi ve oyun taktikleri konusunda muhakkak söyleyeceği bir şey vardır ve eğer futboldan anlamıyorsanız kullandığınız dil genellikle şudur; “Abi 4-4-2 yanlış tabii bu takıma, bak Ali’yi çekicen orta sahaya, ver Zendo’nun yanına bir forvet daha, koy 3-5-2’yi bak takım nasıl maç kazanıyor” (Aklınızda bulunsun, bu kalıbı her maç için gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz). Bir konuda çözümleme yapamıyorsanız, elinizdeki öğeleri bir yapbozun parçaları gibi denersiniz kurduğunuz cümlelerde, bir cümlede uymuyorsa diğerinde uyar, ne de olsa bütüne dair bir çözümlemeniz, sorunların geniş ve odaklı ölçekte nereye oturduğuna dair bir değerlendirmeniz yoktur, atış serbest. Bu şekilde çok şey bilen “abileri” eskiden mahalle maçlarında görmek mümkündü. Hem bildiğini düşünür, hem de çok iyi top oynadığına inanır, hele de özellikle kendisinden gençlerle “abileri” olarak oynayacaksa, boş sahadaki hareketleri görülmeye değerdir; o nasıl top sektirme, omuzdan ayağa top düşürmeler, hayali çalımlar, koşuştaki o eda, boş kaleye abanma sonrası terini silmesinde elinin o hareketi, vay ki vay, boş sahanın Maradonası…

Aynı şekilde bu ülkede yabancı dil bilen herkesin (“nasıl bildiklerini” hiç saymıyorum, üstelik ilginçtir bilmeseler de oluyor) bir çeviriyi daha uzaktan görür görmez “iyi” veya “kötü” olarak hemen etiketleyebilmesini sağlayan “düşünceleri” vardır. Dilbilim, dil felsefesi, dil algısı, kaynak metin, erek metin, metin çözümlemesi… Ne gerek var canım bunlarla haşır neşir olmaya, bunlar kafa karıştırıcı uçuk kaçık şeyler, dil dildir işte, bir bakışta şıp diye anlaşılıyor işte çevirinin ne mal olduğu…

Semih Gümüş’ün 28 Ocak tarihli (2011) Radikal kitap ekinde yer alan “Çeviri, nasıl bir sorun?” başlıklı yazısı da aynen yukarıdaki zihniyetin bir ürünü. Dolayısıyla bu metin öncelikle Semih Gümüş’ün şahsına değil, temsil ettiği zihniyete bir cevaptır ve elbette bu metin “Çevirinin ne olduğuna” bir cevap değildir, zira çevirinin ne olduğu iki satırlık vecizlerle ortaya konabiliyorsa dünyadaki bütün üniversitelerin “çeviri araştırmaları” bölümlerinin kapatılması gerekir.

Çevirisi yapılan kitabın sahibi kim?

Şöyle diyor Semih Gümüş; “Şimdi bu soru ne demek? Beyaz Geceler’in yazarı Dostoyevski, Büyük Umutlar’ın yazarı Charles Dickens değil mi? Yayıncılıktan ve editörlükten başka bir şey yapmamış birisinin bu soruya verdiği yanıt hemen her zaman aynıdır: elbette Dostoyevski ile Dickens […] Şu demek ki, yaptığı çevirinin tek bir sözcüğüne dokundurtmamaya çalışan, çünkü o metnin bütün bütüne kendisine ait olduğunu öne süren çevirmen, demek ki o metni kendisinin yazdığını sanmaktadır […] Ama o metnin yazardan başka bir yaratıcısı olmadığını da belirtmek gerekiyor mu?” Bana kalırsa Semih Gümüş bu yazarların Türkçe yazdıklarını zannediyor olmalı, zira Достоевский’nin kitabının adı Beyaz Geceler değil, o eserin adı Белые Ночи. Dickens’ın da Büyük Umutlar diye bir eseri yok, o eserin adı Great Expectations. Buradaki expectation, öncelikle “umut” değil, “gerçekleşme, ortaya çıkma olasılığı olan bir şeyi beklemek” anlamındaki expect fiilinden isim yapılmış olarak “beklenti” anlamına gelir. Romanın başlığındaki “Büyük Umutlar”, daha fazla ayrıntıya girmeden söyleyecek olursam, romanın içeriğine aykırı düşmeyen ve kabul edilebilir bir anlam kırılmasıyla “Türkçeleştirmenin” bir sonucudur. Gördünüz mü? “Çeviri” daha eserin adında başlıyor, hem de İngilizce bir sözün anlam katmanlarının Türkçe’de nereye denk düşeceğini tartışarak… Semih Gümüş zihniyeti dili bir matematik formülü, kelimeleri bu formülde birer sayı zannetmektedir, eh çevirmen de formüle göre toplayıp, çarpıp, kare kökü alacak, ne var yani?

sertaç_metin2

           

            sertaç_metin1

     

Bir yazar, eserini hangi dilde yazmışsa o dildeki yaratıcısıdır. Ben hiç “Çevirime asla dokundurtmam” diyen bir çevirmen görmedim, ancak, tekrarlayayım, çevirmen özgün eseri (yabancı dildeki eseri) yazdığını zanneden bir akıl hastası olmadığından ama özgün eserin “Türkçesinin” yazarı ve sahibi olduğundan (yani hem çeviribilim hem de ulusal ve uluslararası yasalar açısından sahibi olduğundan) çevirisine “nasıl” dokunulacağını bilmeye, gerektiği yerde “Böyle olmaz” demeye de hakkı vardır (yasal hakkının ötesinde, Semih Gümüş’ün varsaydığı üzere “editör” de hiç yanılmaz değildir). Dolayısıyla “Bir metin, özgün dili dışındaki dillerde de yeniden yaratılır” önermesi, alana dair bir birikimi olmayan bu zihniyete ağır gelecektir, bunu geçiyorum ama en azından “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nu” okumalılar, yetmez bir de Türkiye’nin imza koyduğu uluslararası sözleşmeleri okumalılar ki, çevirmenin yasal olarak “eser sahibi” olduğundan haberdar olsunlar. Yayıncılık yapacak kişi, en azından bunu bilmeli. Diğer taraftan Semih Gümüş zihniyeti editörlüğün de ne olduğunun farkında değil, bu konuda Tanıl Bora’nın “Editör Kimdir, Eserleri Nelerdir?” başlıklı enfes yazısını herkese tavsiye ediyorum. Yayıncılığı “Yazar yazmış, çevirmen çevirmiş, yayınevi kâğıda basmış” çizgisinde anlayanlar için günde iki defa yemeklerden sonra okunmalı.

Son zamanlarda “çevirinin niteliği” pek bir gündeme getirilir oldu. Bu furyaya Semih Gümüş zihniyeti şöyle katkı yapıyor; “Yayıncılığın en büyük sorunu kaliteli çeviri.” Kısacası bu zihniyet yayıncılığın niteliğinden o derece emin ki sorun hemen çevirinin niteliğine gelmiş (Oysa kötü çeviri, aslında hiç basılmamış olması gereken çeviridir). Ve elbette bu zihniyetin “iyi çeviriye” dair ölçütü de hazır, peşpeşe sıralıyor şu isimleri; “Tomris Uyar, Şadan Karadeniz, Seniha Akar.” Aklıma nedense, iyi futbol oynadığını kanıtlamak için ayağındaki “adidas” ayakkabıyı gösteren çocukluk arkadaşlarımız geldi, gülmeden edemedim. Çeviriyle ilgili hiçbir fikriniz yoksa elbette “iyi çeviri” deyip ardından “ünlü çevirmen” sayacaksınız, başka çare yok, nihayetinde örneğin caz müziğinden anlamadan “Miles Davis, John Coltrain, Charlie Parker” diye saymak da aynı şekilde mümkün, ben de kalkıp “Şimdikiler de caz bestesi mi, nerede bir Mingus canım” dediğimde bir müzik eleştirmeni olarak kabul görürüm umarım. Hattâ daha ileri gidip Semih Gümüş zihniyetini müzikte yorumculuğa uyarlayıp; “Hacım abartmayın Fazıl Say filan, sonuçta o notayı yazan kim? Brahms. Heeee…” de diyebilirim. Saptamalarımızın çerçevesi böyle olacaksa “kahvenin dilini” kullanalım, hem daha samimi, hem mizahî hem de uzun uzadıya konuşmamız gerekmez…

Çevirinin öncelikli sorunu, çevirinin bir meslek olarak ısrarla tanınmayışıdır ve bu sorun Semih Gümüş zihniyetinin faturayı daha ilk elde “çevirmene” kesmesiyle tartışılamaz; bu ülkede öncelikle nasıl bir eğitim şarlatanlığı olduğuyla başlar, Türkçe’nin bilimsel alandaki cesediyle sürer, fikri mülkiyet hukukuna ve o hukukun tartışmalarından geçer, bu ülkede nasıl bir yayıncılık olduğuyla devam ederek çeviriye gelir.  

Çeviri niteliği tartışmasının bir diğer boyutu da çevirmenlerin meslek örgütü olan “ÇEVBİR’den” neredeyse çevirinin “niteliğinin” hesabı sorulmaya cüret edilmesi. Elbette yayıncılığın da, yazarlığın da, çevirmenliğin de (kitap eleştirmenliğini de unutmayalım) “niteliği” sorgulanabilir ve sorgulanmalıdır ama bu sorgulamada “iyi”, “kötü”, “çirkin” gibi “estetik” kavramlarından daha fazla şey söyleyebilecek bir birikime ve görgüye gerek var; hele de çevirmenlerin sosyal güvencelerinin olmadığı bu ülkede, bir fabrika işçisinden hiç de farklı olmayan mesailerinde verdikleri “emekleriyle” ilgili sorunlarının hiç de “estetik” sorunlar olmadığının farkındalığına gerek var.

Kaldı ki ÇEVBİR’in bir meslek birliği olarak öncelikli görevi, yayıncılara “iyi çevirmen” sağlamak veya çeviriye “yetkinlik sertifikası” vermek değil, çevirmenlerin uğradığı haksızlıklarda ilgili yasaların öngördüğü hukuki girişimlerde bulunmaktır çünkü çevirmenlerin haklarının gaspının nedeninde iyi çeviri, kötü çeviri yatmamaktadır. Semih Gümüş zihniyeti şöyle diyor; “Edebiyat yayıncılığı, meslek gruplarının topluca tavır alacağı bir alan değildir. Korsan kitap yayımlayan “yayıncı” da var, kötü “çevirmen” de. İyi işler topluca yapılabilir, ama kötü işlerde her koyun kendi bacağından asılır. Her iki alandaki meslek örgütleri, kendi alanlarının suç örgütü değildir”. Öncelikle, “yetersiz”, “niteliksiz” veya “kötü” olarak adlandırılabilecek çeviriler yapmak bir “suç” değildir ama “korsan kitap” bir suçtur. Aynı cümlede sarf edilmeleri ya kasıtlı bir yönlendirme (dezenformasyon) veya şuursuzluk olabilir, aklıma üçüncü bir seçenek gelmiyor. Hele de son cümle umarım “Korsan kitap, kötü çevirinin eşdeğeridir, iyi işleri topluca sahiplenen meslek birlikleri “suç” söz konusu olduğunda kendi içlerindeki “suçluları” korumaktadır, dolayısıyla “suç örgütü” gibi davranmaktan vazgeçmelidirler” anlamına gelmiyordur, umarım hatalı bir ifadedir…

Sokaktaki pek çok kişi için “çevirmenim” demeniz bir şey ifade etmez, epeyce açıklamalısınız, zira Türkiye’deki bütün kitapların Türkçe yazıldığını zannedenler çıkabiliyor; garipsemiyorum, eğitimsiz bırakılmanın faturasını onlara kesecek değilim. Ama sapla samanı birbirine karıştırarak ortaya çıkanlar, kendilerine karşı “sakin” bir üslup beklemesin, o sakin üslubu ancak meslek birliklerinin tüzel kişilikleri gösterebilir, birer birey olarak çevirmenler değil.

Hızlandırılmış Çeviri Kursu (Ücretsiz)

Semih Gümüş’ün bir anlayışı temsil ettiğini düşündüğümden yukarıda “Semih Gümüş zihniyeti” tanımıyla verdim ve bu metin sonlandı aslında. Ancak Semih Gümüş’ün çeviri yapmadığını, çeviri üzerine yazılan koskoca bir külliyattan bir örnek dahi okumadığını tahminle ve tüm iyi niyetimle “çeviriye giriş” kabilinden birkaç satır karalamaya karar verdim:

“Üstelik çeviri bir palimpsest metin gibi, ikinci bir yaratıcı metin olarak da kabul edilemez” demişsiniz. Ben bu cümleden palimsest’in “ikinci bir yaratıcı metin olduğunu” anlıyorum. Aslında anlamıyorum, “ikinci bir yaratıcı metin” tanımını anlayamadım; yani “ikincil” türde bir metin olarak mı yoksa “iki tür yaratıcı metin vardır, ilki bir yazarın yazdığı, ikincisi de palimsest” anlamında mı kullanılıyor tam belli değil ama palimsest’in anlamı belli. İki anlamı var; 1) Kopyalana kopyalana artık özgün parşömeni içerik olarak tam anlamıyla yansıtamayan el yazması. 2) Pek çok öğeyi, katmanı, anlamı görünür kısmında yansıtan yer, alan, nesne vs… Şu haliyle “palimpsest metin” tanımlamasındaki mecazı çözemedim. Neyse, bir çevirmen olarak çözebildiğim bir şeye örnek göstereyim:

 Örneğin Victor Hugo’nun şu dizesi: “Le cadavre est à terre et l’idée est debout.” Bu cümle Hugo’nun “La Voix de Guernasey” adlı, İskender vezniyle (Fransızcası Alexandrin, bizdeki aruz vezni gibidir) yazılmış şiirinde geçer. Bir metnin veya metin parçacığının “anlamı” o metnin çevirisi değildir; bu mısranın da anlamı hiçbir üslup değerlendirmesi yapmadan özetle şudur; “Garibaldi için yazılan bu şiirin bu mısrası, halkların özgürlük mücadelesinde dünyanın her yerinde katliamlar yaşandığı, her yer bu uğurda ölen insanların cesetleriyle kaynadığı halde özgürlük düşüncesinin varlığını sürdürmekte ve sürdürecek olduğunu ifade etmektedir.” Bu mısranın çevirisinin elbette birden çok biçimi olabilir, eğer bu mısra bir alıntı olarak, örneğin önsözde geçiyorsa benim biçimim şudur (şiiri bir bütün olarak çevirseydim belki aruz veznine uydururdum); “Gövde toprakta, düşünce ayakta.” Tıpkı Great Expectations başlığını Büyük Umutlar olarak karşılamakta olduğu gibi; zira cadavre, pek bildiğiniz üzere “kadavra” demektir, üstelik Hugo’nun cümlesinde arada “et” (Türkçesiyle “ve”) bağlacı var. “Gövde toprakta, düşünce ayakta” karşılığı Hugo’nun cümlesi değil, basit, Türkçe yazmadığından dolayı onun cümlesi değil (Fransızcası yukarıda). Bu cümle, Hugo’nun cümlesinin anlam evreninin belli bir üslup kaygısıyla Türkçe’de benim billurlaştırdığım, yarattığım hali, Hugo’yu Türkçe yarattığım cümle. Benim Hugo’m. Hugo,bir başkasında, başka türlü konuşacaktır.

Yine tıpkı Şekspir’in Türkçe’de başka başka konuşacağı gibi… Can Yücel’in “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” cümlesi de, “Bir varsın, bir yoksun” cümlesi de Hamlet’in “To be or not be” cümlesinin “anlam evrenine” ve bağlamına denk düşer. Denk düşmeyen çevirisi ise “Olmak ya da olmamak” cümlesidir. Olmak yardımcı fiildir zira… Ne olmak? İnsan olmak? Adam olmak? Hayatta olmak? “Her çeviri yaratıcı emek istemez” ifadenizdeki o çeviriyi de merak ettim doğrusu, işte en basit İngilizce cümle; “To be or not to be”. Bundan basiti “My name is Shakespeare” var. Demek ki çeviri ve yaratıcılık kavramlarından önce “metin çözümleme” kavramına ihtiyaç var. Belki de Oğuz Atay konuşmalı; “Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.”

Yaratıcılığı ölçmeye kalkışacaksam, gazete metinlerinin önüne “çevirileri”, özgün metinlerin “yanına” koyarım.

 

 

 

Back to Top