Çevirmen: Yabancı Ajanı mı, Yabancılığın Ajanı mı?

Çevirmen: Yabancı Ajanı mı, Yabancılığın Ajanı mı?

Tuncay BİRKAN

 

Lost, is it, buried? One more missing piece? // But nothing’s lost. Or else: all is translation / And every bit of us is lost in it 

James Merrill, “Lost in Translation”

 

 

Çeviri hakkında kafa yormuş, söz almış hemen herkesin değinmeden duramadığı bir karşıtlık, hatta bir kutupluluk durumu, yerlilik/yabancılık gerilimi. Üstelik hem çevirmenin yaptığı iş dolayısıyla toplumda sürekli içinde bulunmak durumunda olduğu “iki aradalık” konumunu, yani toplumsal konumunu, hem de çevirmenin yabancı bir metni kendi diline çevirirken izlemeyi tercih ettiği stratejiyi (yani o meşhur soruyu, yazarın dilini “yerlileştirmek” mi, yoksa yerli dili “yabancılığa” mümkün olduğunca açmak mı istendiği sorusunu) yani çevirmenin düşünsel duruşunu ilgilendiren iki boyutu var bu gerilimin; bu iki boyut apayrıymış gibi göründüğü halde ben bu yazıda birbiriyle epeyce ilintili olduğunu iddia edeceğim. İlhamımı Blanchot’nun “Çeviri Yapmak” başlıklı müthiş yazısından aldığımı ayrıca belirtmeye gerek yok, zira metin içinde sık sık döneceğim söylediklerine. 

Çevirmenlerin yazılı tarih sahnesine çıktıkları ilk andan itibaren, toplumsal statüleri gereği bu bahsettiğim gerilimin ikili kıskacı altında olduklarını iddia edebiliriz belki de. Neden? Biraz tarihsel spekülasyona gireceğim. Zira çeviri tarihi konusunda yeterli bilgi sahibi değilim, ama her türlü tarihyazımına sorulması gereken sorular konusunda bazı fikirlerim var: İnsanlar neden yazılı metinleri bir dilden başka bir dile çevirme ihtiyacı hissettiler? Hangi ekonomik, hukuki, siyasi, pragmatik yahut düşünsel saiklerle bu metinleri çevirdiler? Çoğunlukla insanların okuyup hoşlandıkları, önemli buldukları metinleri bir de kendi dillerinde söyleme, kendi insanlarıyla paylaşma yönündeki karşı konmaz istekleri ve iflah olmaz merakları gibi bireysel gerekçelerle ya da komşu kültürler arasında olması doğal karşılanan “kültürel etkileşim” gibi daha toplumsal-görünümlü sebeplerle açıklanan bu olgunun, hiçbir tarihi onlarsız yazamayacağımız “iktidar”la, “şiddet”le, Benjamin’in o müthiş lafındaki “barbarlıkla” hiç ilgisi olamaz mı? Tarih denen enkaz yığınları boyunca, kültürlerin birbirleriyle pek de barışcıl biçimlerde etkileşmediklerini, tüm diğer kültür ürünleri gibi yazılı çevirilerin de kökeninde zenginlik, itibar ve egemenlik mücadelelerinin, savaş ve istilaların olduğunu, hatta bugün bildiğimiz dillerin çoğunun tam da bu tür “etkileşimlerin” ürünü olduğunu (İngilizceyi düşünelim mesela); esasen tabi durumundaki kültürlerin hayatlarını ve dillerini güçlü olanın hayatına ve dillerine uydurmak mecburiyeti yüzünden çift yönlü yazılı metin çevirilerine ihtiyaç duyulduğunu söyleyemez miyiz bir yandan?

Birçok kültürde çevirmene karşı takınılmış olan en hafif deyimiyle soğuk, mesafeli ve hep eleştirel tavrın ardında, İtalyanca olmasına rağmen artık neredeyse bütün dillerin folklorik bir unsuru, herkesin alıntılamaktan pek bir hoşlandığı bir darbımesel haline gelmiş “traduttore traditore” [çevirmen haindir] sözünün ardında, sadece kaynak dilin erek dile aktarılması sürecinin içerdiği kaçınılmaz kayıplar ve sapmalara yönelik alaycı bir iğneleme değil, bu tarihin de izlerini görüyorum ben. Güçlü yabancının fiziki istilasını, özellikle de yazılı metinler üzerinden kafalara, hatta ruhlara kadar genişleten bir taşeron gözüyle bakılmış olabilir çevirmene. Yerli kültürün “halisliği”, kendine-yeterliği yanılsamasını madden ol(a)masa da en azından maneviyat düzeyinde sürdürmek isteyen yerlilerin öfkesini çekmiş, hatta bazen gazabına uğramış olabilir çevirmenler. (Bugün Irak’ta işgalci Amerikalıların çoğunlukla yerlilere emirler vermek için kullandıkları dillerini Arapça’ya çeviren Arap çevirmenlerin öldürülmesinde de bu kadim öfkenin devamı var sanki. Bu arada bu elbette kınanacak bir şey, ama kınarken bile anlamaya çalışmaktır düşünce ahlakının ilk buyruğu). Yabancı ajanıdır çevirmen bir yanıyla, zihinlerimizde bile kendimiz olarak kalmamıza izin vermeyen yabancı istilasının ete kemiğe bürünmüş halidir; maddi düzeydeki yenilgimizi bir şekilde kabullenebilsek bile, maneviyatımızın ekseni olan dilimizde de eksik, düşünülmemiş bir şeyler olduğunu doğası gereği ima eden bir faaliyetle iştigal eden bir bozguncudur. Biraz soyut kaçabilecek bu lafları memleketimizden örneklerle açayım biraz.

Bir asırdır sağcı-solcu bütün yerlici düşünürlerimizin ecnebi, “tercüme” bir kültürün kendi özkültürümüzü ezdiğinden, hatta kirlettiğinden, imha ettiğinden durmaksızın şikayet etmeleri; “Batıcı” etiketiyle adlandırdıkları münevverleri özgün bir fikir geliştirmekten aciz, aslında kötü bir tercümeden başka bir şey yapmayan, çocuklarımızın zihinlerini bu toprağın gerçek meseleleri yerine -nedense hep aslında “çökmekte” olduğunu söylemeden duramadıkları- Batı’dan çeviri yoluyla ithal edilmiş, burada hiçbir karşılığı olmayan meseleler, kavramlar, dertler –mesela sosyalizm, demokrasi, militarizm vs.– ile dolduran mukallitler olarak görmeleri manidardır. Türk aydınının Tercüme Odası’nda doğduğunu söylemek müthiş bir gözlem, 40’lı ve ellili yıllardaki devlet (Maarif Vekaleti) güdümlü çeviri atağını ihanetin doruğa ulaştığı uğrak diye görmek devlete yönelik yerlici serzenişlerin şanından sayılagelmiştir. (Cemil Meriç gibi birkaç önemli istisna dışında aman devlete muhalif görünmeyelim diye eleştirmekten hep kaçındıklarından ancak serzeniş denebilir sızlanmalarına.)

Bu kanadın hep kendinden saydığı Tanpınar ise o müthiş “Tercüme Meselesi” yazısında tam tersinden yakınabilmiştir halbuki. Birçok bakımdan muhabbetle yaklaştığı “dedelerimiz”i tercüme konusundaki ciddi ihmalleri yüzünden eleştirmekten geri durmaz: “Acem ve Arap kültürünü bir devre içinde ve geniş bir hamle ile dilimize nakledecekleri yerde, fert sıfatıyle teker teker bu kültürlere gitmeği tercih ettiler. Medrese tahsilini bir nevi lisan tahsili şekline soktular. Bugün Türkçede Arap ve Acem şâirlerinden, tarihçilerinden, mutasavvıflarından hakkıyle tercüme edilmiş elli cilt bulamayız. Altı asır içinde elli cilt.” (Tanpınar 1995, s. 77) Hele küffardan hiçbir şey çevrilmemiş bildiğim kadarıyla on dokuzuncu yüzyıla kadar (Diplomatik yazışmaları saymıyorum tabii) . Yukarıda yerli zihinlerin saflığının kirletilmesinden duyulan infial hakkında söylediklerimize bağlarsak, şudur belki mesele: Osmanlı dedelerimiz halklarının günlük hayatına bu metinleri sokmaya gerek duymamışlar anlaşılan, bunu bir ihmal olarak falan görmemişler, aksine bunu yapabilecek bir güce sahip olduklarının, kendilerinden bu denli emin olduklarının göstergesi belki de Osmanlı’daki bu tercüme eksikliği. Çünkü toprakları ve zenginlikleri tabiiyet altına alırken zihinleri de fethetmedikçe rahat edemeyen, bu yüzden ezdiklerinin dilini ve zihniyet yapısını da öğrenmeye, kendi dilini ve bu arada dinini onlara öğretmeye uğraşan Hıristiyan Batılı imparatorlukların tersine, Osmanlı yendiği yabancının yabancı olarak kalmasına hem izin vermiş, hem de deyim yerindeyse buna tenezzül etmemiş, zira kendi üstünlüğünden karşılaştırmaya falan gerek duymayacak kadar eminmiş, o yabancı unsurların çevirilerle tebaanın ham zihinlerine sızıp gereksiz sorular yaratmasına gerek duymamış. Burada yalnızca Osmanlı’nın muazzam hoşgörüsünü görenler var, ben bunun yanında aslen muazzam bir kendine yeterlilik hissi, başka bir deyişle ciddi bir kibir de görüyorum. Osmanlı’ya sahip çıkmak gerektiğini söyleyenlerin çoğunun aslında belki de içten içe hiçbir çeviriye ihtiyaç duymayan bu kibre özlem duyduğunu söylemek çok mu abartılı olur?

 

tuncay_metin01
“Bugün Türkçede Arap ve Acem şâirlerinden, tarihçilerinden, mutasavvıflarından hakkıyle tercüme edilmiş elli cilt bulamayız. Altı asır içinde elli cilt.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yine çevirmenin şahsında ete kemiği büründürdüğü yabancılık tehdidi üzerinden devam edeyim: Şu anda değer verdiğimiz, hayatımızı zenginleştirdiğini, hatta anlam kattığını düşündüğümüz bütün kültürel faaliyetler gibi çevirinin de kirli bir mazisi var, o da şiddetin beşiğinde büyümüş demek ki. Ama bu tür faaliyetlerin çoğunda bu kirli mazinin üzeri memnuniyetle örtülürken çeviride bunun pek de yapılamadığını, çevirmenlerin hâlâ öldürülebildiğini (sadece Irak’takilerin değil mesela Şeytan Ayetleri’nin çevirmenlerinden biri de öldürülmüştü yanılmıyorsam), çevirinin (yukarıda uzun uzun anlattığımız gibi, en azından Türkiye bağlamında) bir tür kirlenmenin, bozulmanın, halisliğin yitirilmesinin metaforu işlevi gördüğünü görüyoruz. Çeviri neden aynı yüceltim mekanizmaları sayesinde kurtulamamış ki bu düşük statüden? Neden çevirmenler diğer sanatçılar yahut düşünce adamları kadar saygı görmüyor, en zengin ülke ABD dahil her yerde çevirmenlik hep bir yan iş olarak yapılmak zorunda kalınıyor? Blanchot’nun dediği gibi neden “onlara şükran duyma yeteneği yok” kimsede? Biraz uçuk gelebilecek bir cevabım var benim buna: Çeviri ortalama algıda başlı başına bir faaliyet olarak değil, kendisinden önce gelen başka bir metne bağımlı, onunla kayıtlı, o yüzden de hep kusurlu, hep tali bir şey olarak, beyhude bir taklit olarak görülüyor. Oysa “yoktan, sadece kendine ait bir şey/ bir fikir yaratan yaratıcı sanatçı/düşünür” mitine inanmak istiyor herkes. Zira salt kendisiyle-özdeş bir şeylerin, hiçbir başkalığa, yabancı hiçbir şeye ihtiyaç duymadan salt kendinden hareketle açıklanabilecek bir şeylerin (mesela “özerk birey”in, mesela ezelden beri özünde hep aynı kalan bir topluluğun, sözgelimi bir “millet”in) olabileceği inancının teminatı işlevini görüyor bu mit. Çeviri de en kendimize has sandığımız, en bizi biz yapan şeylerin bile bir noktada bir yerlerden ödünç alınmış olabileceğini, bir başkasını, bir yabancıyı taklit etmenin ürünü olabileceğini, eski unutulmuş çevirilerin kalıntısı olabileceğini hatırlatıyor sanki “başkasına”, yabancıya olan bağımlılığından hiç gocunmayışıyla.

 

tuncay_metin_02
“Çeviri iki ölü dilin sağır denklemi olmaktan o kadar uzaktır ki, tüm yazın biçimleri arasında yabancı dilin olgunlaşma süreciyle, kendi dilinin doğum sancılarını saptama görevi yalnız ve yalnız çeviriye düşer”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çevirmen kendi olabilmek için hep bir başkasıyla, bir yabancıyla hesaplaşmak, kendini bir yandan bütün dikkatinle ona açarken, bir yandan da yine bütün dikkatinle onun mantığının, onun söyleyiş tarzının seni bütünüyle istila etmesine direnebilmek gerektiğinin nahoş bir hatırlatıcısı işlevini üstleniyor toplumsal bilinçdışında. Senin kendi halinin, kendi dilinin hep eksikli olduğunu, hep çeviriyle beslenmeye muhtaç olduğunu ima ediyor. Blanchot bunu da çok güzel anlatmış: “Çevirmen çeviri yaparken kendini, daima, hakim olmadığı dilden çok kendi dilinde rahatsız hisseder. Verili, baskın, yabancı metne erişmeye uğraşırken –örneğin– Fransızca’da eksik olan her şeyi görmekle kalmaz, dahası, Fransız diline de artık yoksunlaştırıcı –ama yine de, anlık olarak benzediği bu biricik eserin kendisinin de başkalaştırdığı bir başka dilin kaynaklarıyla doldurulması gereken bu yoksunlukla zenginleşmiş– bir tarzda sahip olmaktadır.” [Bu temel temayı işlemeye devam etmeden önce şunu da söylemeden edemeyeceğim: En iyi çevirinin bile kalıcılık iddiası olmaması, zamanı geldiğinde miyadının dolacağını yerini bir başka çevirinin alacağını biliyor ve kalenderce kabulleniyor olması da işin bir başka çileden çıkarıcı yönüdür. Benjamin, Blanchot’nun da izini sürdüğü ünlü denemesinde “yazarın söylediklerini kendi sözcükleriyle sürdüren en büyük çevirinin yazgısı bile, bir yandan kendi dilinin gelişmesinin bir parçası olarak, öte yandan da bu dilin yenileşmesiyle birlikte eskiyip bir kenarda kalmaktır. Çeviri iki ölü dilin sağır denklemi olmaktan o kadar uzaktır ki, tüm yazın biçimleri arasında yabancı dilin olgunlaşma süreciyle, kendi dilinin doğum sancılarını saptama görevi yalnız ve yalnız çeviriye düşer” diyor (Benjamin 1983). Çevirmen ya da çeviri bize, yabancılığı olduğu kadar ölümlülüğü, geçiciliği, miadımızın dolabileceğini hatırlattığı için de sinir bozucudur. “Katıksız” sanatın ölümsüzlük avuntusu bulunmaz onda.]

Belki de bu yüzden çeviri hakkında sistematik olarak yazılmaya, şimdilerde “çeviribilim” adı verilen disiplinin temellerinin atılmaya başlandığı söylenebilecek 19. yüzyıl başlarından beri, çeviri hakkında söz almış bütün düşünürler bizim yerlilik/yabancılık karşıtlığı olarak adlandırdığımız durumu zaptırapt altına almaya, bir şekilde kodlayıp çeviri sürecinde bunlarla nasıl baş edilebileceğine dair stratejiler çizmeye çalışmışlar hep. Ta Schleiermacher’den, hatta Goethe’den beri böyle olmuş bu. Goethe şöyle diyor mesela: “Çevirinin iki temel ilkesi vardır. Birincisi, yabancı bir ulusun yazarının, sanki bizden biriymiş gibi aktarılmasını, ikincisi ise, yabancı olana bizim yaklaşmamızı, onun koşullarını, anlatım biçimini özümsememizi bekler. Her iki ilkenin de olumlu yönlerinin yetkin örnekleri, kültürlü kişilerce bilinir. Bu alanda da, orta yolu arayan dostumuz, her iki ilkeyi bağdaştırmaya çaba göstermişse de, duyarlı ve zevkli bir kişi olarak, kuşkulu durumlarda gene de birinci ilkeyi yeğlemiştir.” (Goethe 1981). Sonradan çeviribilimciler tarafından geliştirilen “erek dil odaklı çeviri”-“kaynak dil odaklı çeviri” gibi terimler de aslında bu ikiliği tekrar eder. Türkiye’de çeviri üzerine yapılmış olan tartışmalarda da odak noktası hep bu olmuş: Ataç, Eyüboğlu ve en uç örnek olarak Can Yücel mümkün olduğunca yerlileştirmeden yana tavır alıp “Türkçe söylemeyi” tercih ederken, Nazım Hikmet, Suut Kemal Yetkin, Sait Maden gibi çevirmenler bu tavrın bütün yazarları aynı şekilde, aynı üslupla çevirme tehlikesi yarattığını, Türk okurunun eserin yabancılığını ve farklılığını da sezebilmesi gerektiğini savunmuşlar (Bkz. Aksoy 1995). Walter Benjamin de bu noktada Nazım’la aynı cephede, Blanchot’nun da aktardığı Pannwitz’in şaşaalı tespitlerini alıntılamadan bir süre önce “gerçek çeviri saydamdır; yapıtın aslını saklamaz, onun saçtığı ışığı kesmez” diye kestirip atar. Özellikle sol-enternasyonalist bir terbiyeden gelen pek çok çevirmen (Can Yücel hariç elbette) ve çeviri kuramcısı, çevirmenin kendi diline “yabancı” unsurlar sokmasını elbette ajanlık olarak görmedikleri, bir dilin ve ve kültürün kendine-yeterliliği mitine inanmadıkları, kültürlerin tam da savaş ve istila olmadan birbirleriyle açıklıkla etkileşerek “havalandırılması” gerektiğini düşündükleri için olsa gerek, bu “yabancılaştırıcı/yadırgatıcı” tavrı savunurlar. Her ne kadar çeviri kuramcıları bu yabancılık-yerlilik, ona bağlı olarak da sadakat-özgürlük karşıtlığı meselesinin artık aşılmış olduğunu söylüyorlarsa da bu gerilimin çevirmenin entelektüel mesaisinin bam teli olduğunu göstermeyi amaçlayan bu alıntı yağmurundan sonra biraz durup düşünelim.

Özellikle sol-enternasyonalist bir terbiyeden gelen pek çok çevirmen (Can Yücel hariç elbette) ve çeviri kuramcısı, çevirmenin kendi diline “yabancı” unsurlar sokmasını ajanlık olarak görmedikleri, bir dilin ve kültürün kendine-yeterliliği mitine inanmadıkları, kültürlerin tam da savaş ve istila olmadan birbirleriyle açıklıkla etkileşerek “havalandırılması” gerektiğini düşündükleri için olsa gerek, bu “yabancılaştırıcı” tavrı savunurlar.

Kısa bir süreliğine kişiselleşme izni isteyeceğim diyeceklerimi diyebilmek için. Ben “yerlicilik” söylemlerinden hiç hazzetmem, hatta bu söylemlerin beni neden rahatsız ettiğini anlatabilmek için uzun bir yazı bile yazmıştım bir vakitler. Ayrıca hemen her konuda Benjamin ve Nazım Hikmet’le aynı saflarda olmak bana ekstra bir haz da verirdi. Ama bir yandan da yıllardır kitap çeviriyor, başkalarının çevirilerini kimi zaman yeniden yapmak pahasına düzeltiyorum. Bu pratiklerden öğrendiklerim bana rahatça “yabancılık” kutbuna gidip yerleşme izni vermiyor. Mesaimin önemli bir kısmı Türkçe sözdizimiyle söylenememiş, İngilizcenin sözdizimine, söyleyiş tarzlarına bağlı kaldığı için ne dediği anlaşılmayan cümleleri mümkün olduğunca Türkçe sözdizimi içinde söylemeye çalışarak geçiyor çünkü. Bu yalnızca çevirmenlerin ehliyetiyle, becerileriyle ilgili bir mesele olsa ortada bir sorun bile olmazdı. Ama en deneyimli, en usta çevirmenlerin bile yabancı dilin istilasına direnebilme imkânı varken direnemedikleri yerler, cümleler oluyor hep. Kendi çevirilerimde de var bunun örnekleri. Bunu da çok doğal buluyorum, çünkü çeviri bence başkalığı üstünüze boca eden yabancı bir söylemin akınına kendini açıp zihnine dolmasına izin vererek, sonra da bu söylemi oluşturan her bir cümleyi (Benjamin çevirinin temel birimi sözcüktür derken de yanılıyor bence, cümledir) mümkün olduğunca kendi dilinin imkânlarıyla yeniden kurmaya çalışarak yürüyen delice bir denge tutturma debelenmesi aslında. Bu karşı direniş çabasının, kendi dilinin imkânlarını kullanma çabasının yeterince gösterilmediği yerde (ki gösterilemiyor her zaman, siz göstermiş olduğunuzu sansanız bile, hepimiz insanız çünkü çevirmen olmadan önce, kanıveriyoruz) oluşan yabancı söyleyişler de yerli düşünce yahut edebiyat dilini zenginleştiren katkılar değil, düpedüz “bozuk” yahut “anlaşılmaz” anlatımlar oluyor. Yani işini yeterince iyi yapamayan her çevirmen için çok kolay bir sığınak sağlayabilir “kardeşim, ben bilmemnecedeki üslubu, deyiş biçimini korumaya çalıştım” demek. Çevirmenin kaynak dilin kendi içinde de zaten belirgin bir yabancılığı, yadırgatıcılığı olmayan bir cümleyi Türkçeye yabancı biçimlerle söylemesi düpedüz yanlış çeviri yapması demektir. Bir dilin çeviri yoluyla zenginleşmesi demek, o dile ait olmayan, ama başka bir dile ait olan sözdizimlerinin olduğu gibi yinelenmesi demek değildir. Yazının başlarında anlattığımız şiddet içeren istilanın dil düzeyindeki izdüşümünden başka bir şey değildir bu. Sizin dilinizdeki eksiğe, henüz-o-dilde-söylenmemiş-olana işaret edip onu gerçekten zenginleştiren şey, kaynak dilde de yabancı olan, belki de ilk defa o şekilde söylenmekte olan şeydir. Fransızcadaki felsefe dilinin oluşumunda Heidegger çevirilerinin yarattığı söylenen, ne bileyim Türk edebiyatında Faulkner çevirilerinin yarattığı muazzam etkinin ardında tam da bu vardır işte. Blanchot bunu da çok güzel anlatmış. Diyor ki: “Eser çevrilebilme yaşına ve saygınlığına, ancak bu farklılığı, ulaşılabilir hale getirecek biçimde içinde barındırıyorsa erişir. Yani ya baştan beri bir başka dile işaret ediyorsa, ya da yaşayan tüm dillerin sahip olduğu, kendinden farklı olma ve kendine yabancı olma imkânlarını ayrıcalıklı bir biçimde bir araya getiriyorsa…” Yerli bir kültür, başka bir yerli kültürün olduğu gibi aktarılmasıyla değil, o kültürün içinde oluşmuş ama aslında temelde o kültüre de, bütün kültürlere de yabancı unsurlara dikkat kesilerek, o yabancılığın bir muadilini burada da yaratarak zenginleştirilebilir. O zaman da artık bunun yaratıcılık değil taklit olduğunu kimse söyleyemez. (Bütün bu lafların toplumsal ilişkiler alanında da iki yüzyıldır içinde boğulduğumuz Batı taklitçiliği-Batı düşmanlığı cenderesinden çıkmamızı sağlayacak imaları olduğu açık. Bunları burada ayrıca ele almam kabalık olacak).

Çeviri hakkında düşünmek hayatımız hakkında düşünmeye neden bu kadar benziyor acaba? Merrill’in meşhur şiirinin, yazının epigrafına yerleştirdiğim, çeviride sadece kayıp gören basmakalıp anlayışa zarafetle itiraz eden o kısmında bir cevap sezer gibi oluyorum:

Kaybolmuş, öyle mi, gömülüp gitmiş? Kayıp bir parça daha yani?// Ama hiçbir şey kaybolmaz. Yahut: Her şey çeviridir de/ her bir parçamız kaybolmuştur onda.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Bülent Aksoy (1995), “Cumhuriyet Döneminde Çeviri Anlayışları,” Çeviri ve Çeviri Kuramı Üzerine Söylemler, y.h. Mehmet Rifat, Düzlem: İstanbul.

Walter Benjamin (1983) “Çevirmenin Görevi”, çev. Ahmet Cemal, Yazko Çeviri 14, Eylül-Ekim 1983.

Maurice Blanchot (2005). “Çeviri Yapmak”, çev. Işık Ergüden-Tuncay Birkan, Kül Eleştiri, bu sayı.

Johann W. Goethe (1981), “Çeviri Üstüne Üç Parça”, çev. Şara Sayın, Yazko Çeviri 2, Eylül-Ekim 1981.

Ahmet Hamdi Tanpınar [1939] (1995), “Tercüme Meselesi”, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh: İstanbul.

 

Bu yazı ilk kez “kül eleştiri” dergisinin Eylül-Ekim 2005 sayısında yayımlanmıştır.

 

Back to Top