Deniz Keskin ile “Tokyo Uçuşu İptal” çevirisi üzerine

Söyleşi: Damla Göl

Evrensel temaları işlerken, bir yandan da kültürel detaylara yer verilen ve pek çok yorumda “modern masal” olarak tanımlanan bir kitabı çevirdiniz. Değişen anlatıcılar ve kültürel öğeler çeviri sürecinizi nasıl etkiledi? Bu değişen üsluplara ve kültürel yaklaşımlara nasıl çözümler getirdiniz?

Deniz Keskin: Kitapta üslubun, kültürel arkaplanın ve zaman zaman formun değişiklik göstermesi, bir iki istisnai kısım hariç, zorluktan çok motivasyon kaynağı oldu benim için. Üslup konusuna en fazla kafa yorduğum kısım, büyük ihtimalle kitabın “Frankfurtlu Haritacının Evi” episodu oldu. Anadolu’da geçen bu kısımda, kahramanın arabayla Ankara’dan Ceyhan’a seyahat ederken, Ankara’dan biraz uzaklaştıktan sonra hava sıcaklığın 48 dereceye çıkması gibi tuhaf ayrıntılar var, ve örneğin o esnada etrafta “tek tük zeytin ağaçları” da seçilebiliyor. Öykü de buralarda, Orta Anadolu’da bir mağarada yaşayan bir hemşerimiz ile Alman bir kartograf arasında geçen bir diyalog içeriyor. Hal böyleyken, normalde çok keyif alarak seslendirmeye uğraşacağım bu teyzeyi konuştururken birkaç seçenek arasında epey gidip geldim. Yazarın verdiği ilginç ayrıntılar sebebiyle belli bir bölge insanı tipolojisine indirgemek mümkün olmadığından, teyzeye “köylü” bir ses atamak makul bir seçenek değildi; ama buğday ekip zeytin toplayan, su kuyuları kazan ve keçi besleyen bu kadını vurgusuz, standart bir Türkçe ile konuşturmak da epey sırıtacaktı. Sonuçta teyze konuştu, ama ne kadar “aslına uygun” konuştu, ben de emin değilim. Yazar (belki de tümünde bulunmadığı) bir düzine farklı ülke ve şehirde karakterler yaratıp onları konuştururken, onun üretimi olan bir karakteri hemşerilik bağı sebebiyle yazardan daha iyi tanıması gerektiği zannına kapılmak gibi bir tehlike de varmış çevirmen için, bunu öğrenmiş oldum.
Tokyo Uçuşu İptal, çevirdiğim yedinci kitap ve kimbilir kaç bininci “metin”. Sanırım ilk kez bir çevirinin hem çevirme hem de yayınlanma sürecinden kesintisiz keyif aldım ve memnuniyet duydum. Yazarın öyküleme yaparken gerçek mekânları temel alması, olay örgüsüne semt, sokak hatta mağaza adlarını sürekli yedirmesi de bu işi keyifli yapan etkenlerden biriydi. Normalde çeviri yaparken temel online kaynaklarımız genellikle “sıkıcı” referans siteleri, dil ve kavram tartışmalarının döndüğü platformlar oluyor. Bu çeviride ise işe hazırlanma sürecim çok daha renkliydi: Google Earth kullanarak Nijerya’da bir pazar yerinin nerede olduğunu aramak ya da bir hikâyenin geçtiği sokakların aşağı yukarı neye benzediğini görebilmek için turistlerin oralarda çektiği resimler arasında eşelenmek gibi. Dolayısıyla, “mesaili işimden” çıkıp eve geldikten sonra çeviri yapan biri olarak, benim için çeviri sürecinin tamamı da bir tür seyahat gibi oldu. Tokyo, Frankfurt, Londra, Detroit, Lagos, New York ve Delhi gibi uzak şehirlerin yanında Ankara, Süleymaniye, Laleli gibi tanıdık şehir ve mahalleleri de içeren bu yolculuklar silsilesi, umarım okur için de bir o kadar renkli ve keyifli olur. İyi uçuşlar!