Don Quijote’ye ve cesur çevirmeni Roza Hakmen’e dair

Don Quijote’ye ve cesur çevirmeni Roza Hakmen’e dair

Söyleşi: Sevgi SERPER

 

roza_metin

 

 

 

 

 

 

 

Miguel de Cervantes Saavedra’nın La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote kitabı, dünya yüzünde en çok çevrilen kitaplardandır herhâlde. 1605’te İspanya’da basılan bu kitap; İngilizceye 1612’de, Fransızcaya 1614’te çevrilmiş. Türkçeye de aslından ve tam çeviri olarak 1996’da Roza Hakmen tarafından kazandırıldı.

Çeviri bir serüven, hele Türkiye’de. Çalışma koşulları, yasal mevzuat… Bilenler biliyor. Don Quijote’nin bir hayranı olan Meraklı Okur Sevgi Serper ve Çevirmen Roza Hakmen, sanal âlemin çayırlarında karşılaşırlar, sırtlarını mantarmeşesinden yapıldığını umdukları koltuklarına yaslayıp söyleşmeye dalarlar…

Serüven nasıl başladı, silahtarlarınız kimlerdi?

Don Quijote çevirisi Enis Batur’un projesiydi; ben o sıralar birkaç yıldır film, TV dizileri, reklam metinleri vs. çevirilerinden aklımı kaybetmek üzereydim ve çevirmenliğin aslında saygın bir iş olduğunu hatırlamak için zor ve güzel bir kitap çevirmeye hevesliydim; önerisini bu ruh hali içinde kabul ettim (şimdi olsa girişmeyebilirdim). Yani ben silahtardım!

Nasıl bir hazırlık yaptınız?

Kitabın piyasaya sunulacak baskısı dışında bir de basıldığı dönemdeki boyutlarında, Yapı Kredi Bankası’nın yılbaşı armağanı olarak dağıtacağı lüks bir baskısı yapılması düşünülmüştü, dolayısıyla 8 ay gibi bir sürede benim çeviriyi bitirmem gerekiyordu. Zaten fazla düşünmeden, acele karar vererek kabul etmemin bir sebebi de bu kısıtlı süreydi. Dolayısıyla hiçbir hazırlık yapamadan bodoslama çeviriye daldım! Dönemin dili ve tarihiyle ilgili araştırmaları mecburen çeviriyle birlikte sürdürdüm.

Çeviri ne kadar sürdü?

Sekiz değil ama dokuz ayda bitti.

Çeviri sürecinde sizi zorlayan noktalar nelerdi, ne tür çeviri kararları aldınız?

Dokuz ay uzun bir süre gibi görünüyor ama bu iş için gerçekten çok yetersizdi, en büyük sıkıntım buydu. Eski İspanyolca başka bir kitap için belki sorun olurdu, ama Don Quijote konusunda o kadar çok kaynak var ki, bu yüzden zorluk çekmedim. Sözü edilecek bir karar aldığımı hatırlamıyorum.

İncelediğiniz Don Quijote çevirileri arasında çeviri anlayışları açısından farklar gördünüz mü? Sizin yaklaşımınız ne oldu?

Herhangi bir kitabı çevirmeden önce başka çevirisini okumamaya özen gösteriyorum, serbestçe düşünmemi engelliyor çünkü. İngilizce ve Fransızca birer çeviriye redaksiyon aşamasında, “sağlama” kabilinden başvurdum. John Rutherford’un çevirisi aslına biraz daha sadıktı. Ben her ikisine göre de uyarlamaktan daha fazla kaçındım sanıyorum.

Sizin en beğendiğiniz çeviri kime ait?

Tabii ki bana! Şaka bir yana, Latince kökenli olmamasına rağmen Türkçe’nin bu kitapta bir avantaj olduğunu düşünüyorum, çünkü İspanyolca deyim ve atasözlerinin birçoğunu, başka dillerin aksine, Türkçe’de birebir karşılamak mümkün. Mesela İspanyollar ve Türkler’den başka sokakta tanımadığı birine “yeğenim” diye seslenen bir millet var mıdır, bilmiyorum. Bu benim açımdan büyük kolaylık oldu. Okumada bir akıcılık sağladığını düşünüyorum.

Türkçedeki diğer çevirileri inceleyebildiniz mi? İkinci bir dil üzerinden yapılan çevirilerde ne tür sorunlar gördünüz, dikkatinizi çeken noktalar neler oldu?

Doğrusunu isterseniz diğer Türkçe çevirilerden hiçbirini okumadım, kimin olduğunu hatırlamadığım bir çeviriye göz gezdirdim, malum atlamalar, kısaltmalarla doluydu.

Redaktör, Mina Urgan. Redaksiyonu hangi dilden yapmıştı? Redaktör, editör, çevirmen tercihlerinde farklılaştığınız zamanlar oldu mu? Malum konu.

Redaksiyon sadece Türkçe’den yapıldı! Mina Urgan benim eski kelimelerim karşısında dehşete düşerek hepsini değiştirdi, ben kıyameti kopardım, yayınevi çaresiz kalıp ne istiyorsan yap deyince ben de birkaç değişiklik dışında eski haline getirdim. Mina Urgan bir de zehir zemberek redaksiyon raporu yazmıştı, onu keşke atmasaydım, ÇEVBİR sitesinde yayımlardık!

Don Kişot yaygın kullanım. Şimdi özel isim olduğunda Don Kihote okuyoruz ama dilimize yerleşen “Don Kişotluk yapmak”, “Don Kişotluk” gibi kullanımlar, kavramlar var. Bu ikilikle nasıl baş edeceğiz?

Aslında Kişot diye söylemek o kadar yaygın ki, ben kitaptan bahsederken bile Don Kişot diye telaffuz ediyorum, öbürü ukalalık gibi geliyor.

Basıldıktan sonra kitabı okudunuz mu?

Kitap haline geldikten sonra değil ama tashihler için son provaları okumuştum. Bir tek kapağı görmedim, onda da QUIJOTE QUİJOTE oldu!

Kitap dinlemenin yaygın olduğu bir çağdan artık kitap izlemenin yaygın olduğu bir çağa çeviri yaptınız. Don Quijote bir yerde, yazarla ressamın yaptığı iş aynı, der. Bu görselliğe vurgu, kitabı film izliyormuş gibi okumayı sağladı bana. Siz çevirirken buna dikkat etmiş miydiniz?

Bu dinleme-izleme meselesi hiç aklıma gelmemişti; belki bu yüzden, dinlemeyle izleme birbirine benzediği için Don Quijote bize 19. yüzyıl insanından daha çok hitap ediyor.

Kitap İspanyolcadan Türkçeye yaptığı yolculukta neleri yitirdi, Türkçe, İspanyolcadan ne kazandı?

Sancho’nun Türkçe’yle hiçbir sorunu olmadı, valiliği gibi bu işin içinden de ustalıkla sıyrılmayı bildi, ama Don Quijote epeyce yabancılık çekti, kendini biraz eğreti hissetti.

Sancho Panza’nın atasözleri, deyimleri ile nasıl başa çıktınız? Buralı yüzlercesi yanında, “haçın arkasında şeytan gizlidir, çölde vaaz vermek, bir kediyi beslemeye takati olmamak, günü beyaz taşla işaretlemek, kırmızı taşla işaretlemek” gibi uzaktan gelenler de vardı.

Dediğim gibi iki dilin arasındaki benzerlikler büyük kolaylıktı. Buralı olanlar aynı zamanda oralıydı; olmayanları da o dönemin söyleyişiyle o diyarın kokusunu estirmesi için kelime kelime çevirmeyi tercih ettim.

Eski İspanyolca, İspanyollar için ne kadar eski?

Avrupa dilleri arasında İspanyolca en az değişmiş olandır denir. Birçok kelime bugün kullanılmamakla birlikte anlaşılmaz değil. Bizim için 60-70 yıl öncesinin Türkçe’si gibi.

Oyunu sürdürecek olursak siz ikinci çevirmensiniz, ilk çevirmenin çeviri anlayışını nasıl buldunuz?

Kitapta en çok sinirimi bozan şahıs ilk çevirmendir! Benim bu kadar zamanda yaptığım işi tereyağından kıl çeker gibi bir buçuk ayda bitirivermiş.

Bir uyarlama yapıp; tanrılar, adı çevirmen kendisi endişe olsun demiş, desem ne dersiniz?

O zaman hiç olmasın derim!

Ulysses’in çevirmeni Nevzat Erkmen, çevirenin sözünde, Mr. Bloom olup çıktım, der ve Leopold Bloom diye imza atar. Ya siz, Don Quijote oldunuz mu?

Hayır, ama bir gece rüyamda kendimi handa yolculara hizmet ederken gördüm ve uykumda bile dinlenemiyorum diye üzüldüm.

Sizin Don Quijote’niz nasıl biri?

İnsanın pamuklara sarıp korumak istediği biri.

Günümüzün Don Quijote’sini yazmanız istense… La Mancha neresi olur, Don Quijote kim?

Bunu deneyenler var, ama bence sonuç hep acıklı oluyor. La Mancha Orta Anadolu bozkırları olup Godot’yla birlikte Don Quijote’sini de bekler durur.

Kitaptan dönemin toplumsal yaşamını, ilişkilerini, inanışlarını, politikalarını da öğreniyoruz. 1492’deki Yahudi ve Müslüman sürgününden başka 1600’lerde Hıristiyanlaşmış Endülüslüler de sürülmüş. Cervantes, kahramanına her ne kadar bu sürgünü hak ettiklerini söyletse de, aşağılayıcı sözler ettirse de sürgünlerin yaşadıklarını çok iyi biliyor, anlatıyor ve yaşatıyor bize. Sizce o bölümü başka türlü okumak mümkün mü yoksa serüvenlerden bir serüven mi sadece?

Cervantes’in savaşta sakatlanarak üç yıl savaş tutsağı olduğunu unutmamak lazım. Neler yaşadı kimbilir. Bir de Engizisyon var tabii. Dipnot kullanmayı sevmediğim halde Engizisyon’un neleri sansür edebildiğini göstermek için sansürde çıkarılmış bölümleri dipnotlarla belirttim.

Evet dipnot meselesi…Cervantes, önsözde, eser “saygın” olsun diye konulması gereken dipnotları, açıklamaları, arka sayfa yazılarını, kaynakçaları kullanmadığını söyler ya, çeviride çaresiz bu, Cervantes’e rağmen olmak durumunda kalmış değil mi?

Sanıyorum Cervantes’in bahsettiği dipnot ve açıklamalar daha akademik şeyler. Çeviride biliyorsunuz dipnotlar asgari düzeyde; dizine gelince, orada yer alan özel isimler o dönemde İspanya’da herkesin aşina olduğu, bize yabancı isimler olduğu için okuru rahatsız etmeyecek, ama merak ederse başvurabileceği şekilde açıklama koymayı uygun buldum.

Zor ve değerli bir kitabı çevirerek bize hediye ettiniz. Emeğinizin karşılığını aldınız mı peki?

Maddi anlamda soruyorsanız, zaman içinde almış olacağım herhalde. Manevi anlamda ise, kesinlikle aldım, Don Quijote’yi okumamış ya da eski çevirilerinden okuyup beğenmemiş Don Quijote hayranları olması beni hep çok sevindirir. En çok memnun eden de, bir arkadaşımın zaten koyu bir hayran olan babasının, benim çeviriyi okuduktan sonraki övgüleridir.

Kitap basılalı çok yıl olmakla birlikte, bildiğim kadarıyla, daha ilk baskıda. Kaç basılmıştı?

Yanılmıyorsam dokuzuncu baskı yapıldı.

Bazı klasikler tek çevirmenli kalıyor. Don Quijote’de öyle olacak sanıyorum (aslından ve tam çeviri olarak). Çevirmen başka çeviriler de olsun ister mi?

Ben istemem, siz ister misiniz?

Biri benimkisi olmamak şartıyla evet! Türkiye’de aslında çokça görülen bir şey, çevirmenin önsöz yazması. Siz yazmamışsınız. Çevirenin sözünün yer almasının önemli olduğunu düşünüyorum. Hem çevirmen açısından hem okur açısından. Her kitapta olmasa bile özel kitaplarda bu, çevirmenin talep ettiği bir şey hâline getirilemez mi?

Ben aksine çevirmenin hiç ortada görünmemesi gerektiğini düşünürüm. Çevirmen kendini hissettirmediği ölçüde işinde başarılı demektir. Bir açıklama gerektiren özel durumlar olabilir tabii, benim çevirdiğim kitapların hiçbirinde böyle bir durum yoktu.

Son bir soru, Roza Hakmen’in düşlediği bir altınçağ var mı?

Özellikle İstanbul’da yaşadığım son yıllarda kabile hayatının ilkelliğine çok özenirdim, ama İzmir’e yerleştikten sonra imbatla tatlı bir rehavete girince bu özlem de geçti.

Back to Top