Ahmet Nüvit Bingöl ile “Alman Felsefesi Üstüne Diyalog” Üzerine

Söyleşi: Damla Göl

Metinde genel felsefeye de yer verilmiş, bu felsefecilerin öznel görüşlerine de… Siz bu metnin kapsamlı yapısına nasıl hazırlandınız? Ön okumalar gerekli oldu mu?

Ahmet Nüvit Bingöl: Söyleşide Hegel, Kant, Heidegger, Adorno, Derrida, Marx, Levinas gibi birçok filozofun düşünceleri geçiyor; sonra kendileri de filozof olan Badiou ve Nancy’nin bu filozofları okuyuşları, yorumlayışları arasındaki farklılıklar var. Bu filozofların fikirlerine, eserlerine değişik düzeylerde aşinaydım; bazılarını, mesela Levinas’ı ancak başkaları üzerinden ve uzaktan, Badiou gibi bazılarınıysa birinci elden, yakından tanıyordum. Dolayısıyla elbette bir ön araştırma, yan okumalar süreci zorunlu oldu. Zaman zaman tartışmada geçen belirli bir kavram üzerine yazılmış yazıları okudum, bazen doğrudan filozofun kendisine başvurdum, ama daha genel, ansiklopedik kaynaklardan faydalandığım da oldu.

Böyle bir diyalog metnini çevirmenin zorlukları nelerdir? İki yazarın sesiyle metni kurarken nelere dikkat ettiniz?

Ahmet Nüvit Bingöl: Genel olarak böyle canlı yapılmış, sonra yazıya aktarılmış bir söyleşinin getirdiği bazı dilsel güçlükler oluyor elbet. Cümlelerin kesilmesi, düşüncelerin sonuna kadar geliştirilmemesi, bazen konudan sapmalar, büyük olmasa da kimi zorluklar çıkarabiliyor.

Bir de tabii yazarın sesine aşina olmak çeviri sürecini de oldukça rahatlatıyor. Örneğin, daha az aşina olduğum Nancy’nin konuşmasıyla karşılaşınca Badiou’yu sadece kitapları değil, internette bulabildiğim konuşmaları, konferansları aracılığıyla da biliyor olmamın ne kadar büyük bir avantaj sunduğunu fark ettim.

Metni Türkçeye çevirirken terminolojik sorunlar yaşandı mı, bunların üstesinden nasıl geldiniz? Alanda bir terim birliğinden söz edebilir miyiz?

Ahmet Nüvit Bingöl: Genel olarak felsefeyi Fransızca veya İngilizceden okuduğum için benim vakamda özel bir çaba, bazı kavramların Türkçe karşılıkları üzerine düşünmek amacıyla çevirileri taramam oldu. Hatta bu nedenle felsefe çevirisinde mutlaka daha önceden karşılaşılmış sorunlarla benim ilk kez, ilk elden karşılaşmam bu çeviri sürecinde ve biraz geç oldu. Fakat terminoloji konusunda editörümle sürekli iletişim halinde olmak, her şeyi tartışmak aktif ve keyifli bir sürece dönüştürdü çeviriyi benim için.

Bilhassa Heidegger ve ontolojinin ele alındığı küçük bir kısmı çevirirken karşılaştığım güçlük sadece bu kitabın çevirisi bakımından değil, genel olarak batılı ontolojinin çevrilmesi bakımından da kafama birçok soru getirdi. Yeni düşünceler değil hiçbiri, ama kısaca bahsetmeye değer: Sorun batı ontolojisinin tamamen to be veya être fiiline dayanması ve Türkçede bunun doğrudan bir karşılığının olmaması. Kâğıt üstünde olmak diye bir fiilimiz varsa bile, kullanım içinde bu ya kayboluyor (örn. “the table is blue” için “masa mavi”) ya da “-dır/-dir” (örn. “masa mavidir”) gibi başka fiillere dönüşüyor; kitabın editörü Savaş Kılıç’a sorduğumda “-dir” ekinin “durmak” fiilinden geldiğini söylemişti; bu da “masa mavi durur” demeye geliyor. Ya da var olmak ile karşılandığı da oluyor, böylelikle de to exist/exister ile farkı siliniyor. Özellikle bu tarz bölümlerin çevirisinde zorluk yaşamaktan öte, çaresiz hissettim. Belki aynı –eksiklik değilse de– uyumsuzluk, diğer yardımcı fiiller üzerine kurulan felsefelerin çevirilerinde de belirli düzeyde sorun yaratabilir; mesela ought to.

Tabii burada çeviri meselesi dışında ilgimi çeken, olmak fiilinin batıdaki gibi kullanılmadığı bir dilde kurulacak ontolojinin nasıl olacağı, düşünceye neler katabileceği, böyle bir dilin düşünceyi nasıl şekillendirdiği. Ama aslında o kadar da çeviri meselesi dışında değildir bu. Belki çeviri tam da bu yüzden felsefenin var olması açısından zorunlu bir şey: Kendi dilinin sınırlarını fark etmenin ve bu negatifi bir pozitife dönüştürmenin önemli araçlarından biri. To be/être ile olmak/durmak arasındaki farkın imkânsızlığında debelenmek tercümanın göreviyse, bu farkın ne gibi yeni bir düşünce üretebileceği sorusunda debelenmek de müstakbel filozofun görevi olsa gerek –ama neden iki faaliyeti birbirinden ayırmak gibi bir zorunluluk hissedelim ki? Oradaki ‘müstakbel’ herkese açık, herkesin katılabileceği bir konumun göstereni olabilir pekâlâ.

Dolayısıyla orijinalinden veya daha yakın bir dile çevirisinden bir felsefi eseri okumak elbette harika, bu dilleri öğrenmek çok önemli, hatta zorunlu; ama çeviriyi bu okumanın kötü bir kopyası olarak görmek de düpedüz haksızlık. Çevirmen aslında, kendi dilinin sınırlarına çarptığını parantez içinde veya sayfa altı notlarla bildirdikçe, üzerine düşündüğü ve başkalarının da düşüneceği çok önemli bir malzeme de çıkmış olur. Bir anlamda dilimizin dönmediği şey dolaylı yollardan kendi mitimize de işaret eder. Biraz çabalarsak bize dair bir şeyler söyleyebilir. Yani çeviri sadece bazı kavramlara seçtiği karşılıklarla değil, aynı zamanda eksik kaldığı yerlerde de gayet aktif bir okuma faaliyetidir; bir felsefi dil kurma girişiminin ayrılmaz parçasıdır.

Bir çeviriyi kabul etme kararını nasıl veriyorsunuz? Seçiminizi neler etkiler?

Ahmet Nüvit Bingöl: Çeviri oldukça meşakkatli bir süreç, o yüzden kitabı sevmem herhalde kabul etmemdeki en büyük etken. Ama bunun dışında başka etkenler de devreye giriyor; mesela –sanki göstereceğim özen, sayfa sayısıyla ters orantılıymış gibi bir hisle– çok hacimli kitaplardan genelde uzak duruyorum; veya hacimli bir kitabı kabul etmek için arzumun da büyük olması gerekiyor.

Çevirmenlik, hayatınıza nasıl girdi? Bu meslekleşme sürecini bizlere anlatabilir misiniz?

Ahmet Nüvit Bingöl: Aslında kökenlerine gittiğimde çeviri profesyonel olmayan bir şekilde erken yaşta, şarkı sözleri çevirerek hayatıma girdi; basit bir “bu Türkçede nasıl denir?” merakıyla. Daha sonra edebiyatla tanıştığımda keyif için yaptığım şiir çevirileri bu amatörce uğraşa eklendi. Ama profesyonelliğe geçişim, tamamen başka bir alanda, kullanım kılavuzu çevirerek oldu. Arada birkaç kitap çevirisi yapsam da teknik çevirinin daha büyük bir yer kapladığı koca bir dönemden sonra sevdiğim, saygı duyduğum bir metni arzuyla çevirmeyi ne kadar özlediğimi fark ettim, o sırada da Barthes’ın bir metni, Sesin Rengi karşıma çıktı. Barthes çok uzun zamandır hayatımda; hatta Fransızcayı öğrenmemin açık bir nedeni; nedensel anlamda değil, nedeni veren, sürdüren arzu anlamında. Ama böyle bir arzu ortaya çıkmış ve sürmüşse bu da güzel çevirileri nedeniyle oldu. O yüzden Barthes çevirmek biraz imrendiğim bir şeydi hep.