İlkay Atay ile “Kale” çevirisi üzerine

Söyleşi: Damla Göl

İlk sorum Kale’nin anlatıcısı ile ilgili olacak. İlk bölümden itibaren onun da geliştiğini, değiştiğini görüyoruz. Peki bu sesi, bu değişimi, anlatıcının konumunun getirdiği üslubu çeviride yakalamak için nelere dikkat ettiniz?

İlkay Atay: Başlangıçta nasıl bir tuzağın içine çekildiğimin farkında değildim. Öteki eserlerini de okumuş olduğum için yazarın kimliği hakkında kafamda hali hazırda oldukça güçlü bir imge vardı ve metin daha ikinci cümleden “Biz yönetenler…”, diye başlayınca çok da şaşırmadım açıkçası çünkü her ne kadar insani durumlara ve duygu yelpazesine derinlemesine temas edebilen, hassas ruhlu, güven verici bir yazar olsa da bir yandan da ikinci dünya savaşında Nazilere karşı savaşmış bir asker vardı karşımda, yaşamın eril yönlerini yakından tanıyan biri olarak romanına eril bir karakter seçmesi gözüme çok da olanaksız gelmemişti. İlk kuşkularım, çok değil, yalnızca dokuz on sayfa sonra kadının toplumdaki yeri hakkında çok sert cümlelerle karşılaştığımda oluştu. Küçük Prens’teki; âşık olduğu güle yeniden kavuşabilmek için yılan tarafından sokulmayı gönüllü olarak kabul eden romantik karakterle, Kale’deki; kadına yönelik böylesi katı bir tutuma sahip firavun tadındaki karakterin aynı yazarın kaleminden çıkmış olabileceğine inanamadım, yine de yazarı sevmeye devam edebilmek için hâlâ kendi kendime bahaneler üretiyordum. Nasıl olsa anlatıcı aslında kurgusal bir karakter, yazarın gerçek kimliğini yansıtmak zorunda değil diye düşündüm ve fazla üzerinde durmadım fakat satırlar sahip olduğum medeni/hümanist değerler sistemine var gücüyle saldırarak akarken, üstüne bir de karakter, anlatıcı ve yazar arasındaki kutsal duvar delinmeye ve konumlar birbirleriyle kaynaşmaya başlayınca paniğe kapıldım. Yazara hâlâ toz konduramıyor, kendi Fransızca bilgimin kusurlu olduğunu düşünüyordum, “Böyle bir şeyi savunuyor olamaz, muhakkak ben bir şeyleri gözden kaçırdım ve şimdi her şeyi tersinden algılıyorum”, diyordum. Bir süre dilbilgisi kitaplarına gömüldüm, bağlaçların, edatların, deyimlerin olası istisnai kullanımlarını araştırdım (Fransızcada istisna kurallar fazla olduğu için nerede hata yaptığıma dair ilk tahminlerim bu yöndeydi). Bu yöntem işe yaramayınca, başka çevirileri olup olmadığına baktım ve Tahsin Yücel çevirisini bulduğumda çok mutlu oldum. Üstadın çevirmenliğine güveniyordum, bir koşu gidip kitabı edindim ve nerede yanlış yaptığımı anlamak için deyim yerindeyse kelime seçimlerini cımbızla çekip tek tek inceledim. Bu girişimim de hayal kırıklığıyla sonuçlandı çünkü üstat kitabın tamamını değil, yalnızca genel bir fikir vermek amacıyla ilginç bulduğu bölümlerden oluşan yüz elli sayfalık bir kısmını çevirmişti ve çevirdiği bölümler arasında aşırı fikirleriyle beni dehşete düşüren, çevirimin kusurlu olduğundan şüphelenmeme sebep olan o tehlikeli bölümler yer almıyordu. Hal böyle olunca internetteki kaynakları taramaya başladım, hatta birkaç Fransız arkadaşımdan Saint-Exupéry hakkında bulabildikleri ne varsa bana göndermelerini istedim. Saint-Exupéry üzerine hazırlanmış radyo programlarından, Jstor’daki akademik makalelere kadar birçok kaynağı inceledim; üsluptan, bazı bölümlerdeki hususi olay anlatılarından ya da belli temaların kullanımlarından bahsediliyor fakat kadına yönelik yaklaşımından ya da monarşinin gözünden bakıyor oluşundan ısrarla kaçınılıyordu sanki. Elimdeki “Folio” baskısının önsözünde, yazarın Amerika sürgünü döneminde, bazı fikirleri dolayısıyla arkasından çeşitli iftiralar edildiği ve hatta ölüm sonrası eseri olan Kale’nin baskısının ardından Kutsal Kitap’ın üslup ve içeriğini taklit etmekle suçlandığı yazıyordu. Çaresizliğime bunları da ekleyince nihayet şu karara vardım: Belki de yazarın kimliği hakkında kendimi kandırıyordum, belki de adam monarşi yanlısıydı, yaşarken dile getirmek istemedi, bombayı öldükten sonra patlattı. Aklımda bu düşünceyle metnin akışına göre gerekli düzenlemeleri yaparım diyerek çeviriye devam ettim. Kendimi öncelikle bir çevirmen değil, bir hikâye anlatıcısı olarak gördüğüm için hangi anlatıcının ağzından konuşacaksam teatral bir edayla o karaktere bürünmek gibi bir becerim vardır, tek çare bu beceriyi işe koşmaktı, önyargılarımı bir kenara bırakarak ve ilerleyen sayfalarda anlatıcının iblisin ta kendisi olduğu ortaya çıkacaksa bile bunu kabullenmeye hazır bir açık fikirlilikle ilerledim. Neticede gerçekten de öyle olduğu ortaya çıktı ama hiç beklemediğim bir tarzda. Anlatıcı, o güne dek yazılı bir metinde karşılaşmış olduğum en büyük yalancıydı. En ateşli filozoflardan bile çok daha derinlemesine nüfuz ederek kararlılıkla savunduğu bir fikri birkaç bölüm sonra yalanlıyor ve en az önceki kadar ikna edici bir şekilde tam tersini kanıtlıyordu. Hatta bir bölümde yalancılığını açıkça itiraf etti: “Benim söylediğim hiçbir şeye inanma, ben sahte peygamberim.” Ardından bunu yapmasının sebebini de açıklıyor, ikinci tekil şahısla hitap ediyor ve beni, yani okuyucuyu, uyuz bir mantıkçı gibi şu ya da bu fikre ikna etme çabası içinde olmadığını, aksine beni çeşitli duygusal ve düşünsel sarsıntılara maruz kalarak olgunlaşacağım bir yolculuğa çıkardığını ve bu sarsıntıları yaratmak için bildiğim her şeyi ters yüz etmesi gerektiğini, o yüzden savunduğu fikirlere fazla takılmamam gerektiğini dile getiriyordu. İnsanın bir kale gibi yapılandığını söylüyor ve metnin tümünü bir karakter inşa süreci olarak tanımlıyordu. Mesela yüz beşinci bölümde şöyle bir ifadesi var ki sanırım kitabın özeti sayılabilir: “Öyleyse seni inşa etmem için benim mekânıma gel, ışıldayarak ayrılacaksın.” Metin ilerledikçe aklımdaki soru işaretlerinden giderek kurtulmuyor, aksine yenileriyle karşılaşıyordum ve metnin içinde kaybolmamı engelleyen tek şey kitabın önsözünde de ayrıntılı bir taslağını çıkarmış olduğum tema grafiğiydi. Hem okuduğum makalelerden hem de yazarın kitaplarından çıkarmış olduğum temalar arası ilişki biçimlerini kendime ölçüt aldığımda nerede ne söylemiş olabileceğini kestirmek epey bir kolaylaşmıştı, bilhassa artık okuyucuya ne yapmaya çalıştığını, başka bir deyişle anlatıcı-okuyucu arası ilişkinin dinamiğini bildiğim için savunduğu bir fikirde hiç beklenmedik bir dönüş gerçekleştirdiğinde hemen fark edebilir durumdaydım. Fakat bilhassa yazarın gerçek kişiliğine dair birkaç soru işareti vardı ki canımı sıkmalarına engel olamıyordum. Mesela uçak kazası geçirip sakatlandığı için askerden muaf olduğu halde Nazilere karşı savaşmak için zorla kendini yeniden askere kabul ettiren bir adamın nasıl olup da totaliter bir dünya görüşü olabileceğini ya da Küçük Prens gibi bir masumiyet kültü yaratmış olan birinin nasıl bu kadar katı dindar fikirlere sıcak bakabileceğini anlamıyordum ve gözüm bu çelişkileri ortadan kaldıracak bir ipucu arıyordu sürekli. Bu noktada kesin konuşmak istemem ama tam da dindar olduğu için ruhban sınıfıyla savaştığı ve medeni olanı sevdiği için medeniyete diş bileyene karşı acımasız olduğu izlenimi edindiğimi söyleyebilirim. Her şeyi de söylemeyeyim, kitabı almak için bir sebebiniz bir olsun.

Bu çeviri sürecinde sizi en çok zorlayan durum neydi? Metin nasıl bir hazırlık ve araştırma süreci gerektirdi?

İlkay Atay: Bu meslekte uzunca bir süre dış dünyadan kopulduğu için aslında her çevirmenin şizofreniye yakınlaştığı dönemler oluyordur fakat kulağa fazla dramatik gelmeyecekse, Kale’yi çevirmeden karar vermeyin diyebilirim. Metin okuyucu üzerinde nasıl bir etki bırakıyor bilemem fakat çevirebilmek için anlatıcının kimliğine bürünmem gerekiyordu ve bu da beni ağır bir kişilik bölünmesiyle mücadele etmek zorunda bıraktı, anlatıcının buyruk kipinde konuşan sesi o kadar güçlüydü ki üzerimde bir çeşit suni bir üstben’e dönüşmüştü. Öyle ki kitap bittiğinde Afrika’ya bilet alıp Sahra çölünü görmeye gittim ve iki ay kadar başıboş dolandım oralarda, Küçük Prens’in yeryüzüne indiği yeri aradım (Yazarın kitaplarının hepsinde çöl önemli bir yer tutar, uçak kazası geçirip Sahra çölüne düştüğü ve bedeviler tarafından kurtarılıncaya dek üç dört gün boyunca aç susuz yürüdüğü için olsa gerek). 

Küçük Prens özelinde birbirinden farklı Saint-Exupéry çevirileriyle tanışmıştık. Peki siz Kale’yi yeniden çevirmeye nasıl karar verdiniz? Sizden evvelki çevirileri okumuş muydunuz? Sizce çevirmenin hayata bakışı, duruşu, deneyimleri bu metinleri ne ölçüde etkiliyor?

İlkay Atay: Kale’yi çevirmeye ben karar vermedim, nasıl oldu bilmiyorum, bir şekilde geldi beni buldu. Genelde çevireceğim metinleri kendim seçerim, işin aslı “ölmeden önce çevirmek istediğim metinler” adında bir listem var ve vakit buldukça sıradan gidiyorum. Önce oturup çeviriyi yapıyorum, sonra da yayınevi arıyorum. Stendhal, Crébillon ve Lord Byron çevirilerimi bu şekilde yaptım ama Kale farklıydı. Yayınevi önüme bu metni koyduğunda, bunu nasıl gözden kaçırmışım diye düşündüm ve çok heyecanlandım. Yazarın diğer kitaplarını okumuştum, zaten Küçük Prens’in özgün metni de hep yakınımda bir yerdedir ama Kale’yi okumamıştım, yukarıda bahsettiğim üzere çeviri sırasında ihtiyaç duyup Tahsin Yücel metnini bulmadan önce bir çevirisi olduğundan da habersizdim. Oldukça analitik bir kafaya sahibim ve hayalet hikayelerine karşı da alabildiğine alaycıyımdır ama yolumun bu kitapla kesişmesine dair neredeyse dini duygular içindeyim. Sorunuzun devamına gelirsek, bu çevirinin başkasına değil de bana denk geldiği iyi olmuş, Fransızcam çok iyi olduğu için değil, dil hakimiyeti benden çok daha yüksek nice çevirmenler var, uzun yılların deneyimine, birikimine sahipler ama bunun yanı sıra yanlarında taşıdıkları etik bir bagaja da sahipler. Keskin bir dünya görüşü ve sabit bir karakter bu metni çevirmenin önündeki en büyük engel. Bizimki gibi yakın tarihte çok sayıda travmatik deneyimler geçirdiği için aşırı kutuplaşmış coğrafyalarda en açık görüşlü olanımızın dahi haklı olarak birçok konuda çok keskin fikirleri olabiliyor. Bizde hayat sağ ve sol olarak ikiye ayrıldığı için ikisini de kapsayan ama ikisine de ait olmayan bir metni ancak benim gibi kronikleşmiş bir epistemolojik huzursuzluktan mustarip, metinden alınan haz ve soğuk bir analitik bakış dışında hiçbir şeye güven duymayan ve dış dünyadan gelen tüm verileri yalnızca hikâye anlatıcılığına malzeme olarak gören, dolayısıyla hikayedeki anlatıcıya göre kendi karakterini esnetebilecek bir hermafrodit çevirebilirdi (mecazi olarak elbette). Bunun en güzel örneğini Küçük Prens çevirilerinde görüyoruz. Bir kesim “diktatör” kelimesini saçma bir ısrarla sansürlüyor, diğer kesim de aşağılayıcı bir anlam katabilmek için üzerine basa basa vurguluyor. Oysa ikisi de yanlış. Küçük Prens çevirim de var doğrusunu merak edenler için.

Fransız Dili ve Edebiyatı üzerine eğitiminiz, inceleyip çalıştığınız metinler sizin çevirmenliğe varan yolunuzda nasıl bir rehberdi? Akademik geçmişiniz metinlerle kurduğunuz ilişkileri nasıl biçimlendiriyor?

İlkay Atay: İsim vermeyeyim, bilgi birikimi ve yorum gücünden ötürü platonik duygular besleyecek ölçüde hayranlık duyduğum bir öğretmenim vardı, çeviriye onun gözüne girebilmek için başlamıştım. Tabii sonradan sanki başka bir dünyadan gelen gizemli metinleri deşifre ediyormuşum şeklinde bir hissiyat yakalayınca tutkuya dönüştü. Mediciler gibi antik dünyadan kalma metinleri gün yüzüne çıkarırken ya da Martin Luther gibi çevirideki kelime tercihlerimle çağın değişmesine sebep olurken hayal etmeyi severdim kendimi. Soyu tükenmiş romantiklerdenim. Uzunca bir süre geçimimi sağlamak amacıyla doktor raporları, transkriptler, kira sözleşmeleri ve benzeri çeviriler yaptığım da oldu fakat her ne kadar açlık tehdidiyle karşı karşıya kalsam da edebi çeviri bambaşka bir şey, özellikle de henüz çevirisi olmayan ya da spot ışıklarından uzakta kenarda köşede kalmış zenginlikleri bulup çeviriyorsanız. Akademik alanda anlatıbilim ve psikanalizle de yakından ilgiliyim, bu yönde metinlerarası çalışmalar yapmak gibi bir niyetim var kısmet olursa, ayrıca Freud okumalarımın Kale’deki anlatıcının karakterini kavramakta bana çok faydası olduğunu düşünüyorum.

Çeviri süreçlerinizi nasıl geçirirsiniz, bu süreçte muhakkak yaptığınız şeyler, alışkanlıklarınız var mı? Tabii çalışma düzeninizi, masanızı da merak ediyorum.  

İlkay Atay: Belki biraz pozitivist bir tavır ama mutlaka yazarın yaşam öyküsünü öğrenirim. Dönemin siyasi ve kültürel olaylarını bilmek, yazarın bir manifestosu varsa onu da okumak gerektiğini düşünüyorum. Hatta bunlar da yeterli değil, kimi zaman metin özel bir alana ait bir içerik ihtiva edebiliyor, bu durumda o alanı da bilmek icap eder. Mesela Balzac’ın Gambara metni bir müzisyeni anlatıyor ve kitap baştan sona müzik terimleriyle dolu, ezbere bir şekilde terminolojiyi bilmek de işinize yaramaz, müzik teorisi ve armoni bilmeyen birinin bu metni çevirmesi zor, yazarın minör üçlü basamakla tonalite değişimi gerçekleşir dediği yeri küçük üçüncüde renk değişir diye çevirirseniz üzücü olur. Bunun dışında, edebi çeviri yaparken dünyadan koparım, zaman zaman kendimi uyuyan güzel gibi hissettiğim oluyor, odama kapanıyorum ve beş ay sonra dışarı çıktığımda arkadaş çevrem değişmiş oluyor, aralarında evlenip çoluk çocuğa karışanlar var, çok acayip bir duygu, hatta bazen çağ bile değişiyor, çeviriye başlamadan önce uzay çağındayım, modern dünya, teknoloji, ilerleme, insan hakları, özgürlük derken çeviri bittiğinde garip bir parodi diyarındayım, orta çağda Sean Connery’yle birlikte bilgiye ket vurmaya çalışan cübbeli papazlara karşı mücadele veriyorum. Çalışma masamda daima paketi yeni açılmış A4 kağıtlar bulunur, kendimi güvende hissettiriyor. Bir de kelimelerden sıkıldığımda seyretmek için hemen yanı başımda Fellini koleksiyonum bekler.