Seda Çıngay Mellor ile “Hayatlarımın Kitabı” çevirisi üzerine

Söyleşi: Damla Göl

“Hayatlarımın Kitabı”, aslında bizden çok da uzakta olmayan trajedilere, yersiz yurtsuzluğa dokunan bir kitap. Sizin de kendinizi metinle, anlatılanlarla fazlaca özdeşleştirdiğiniz, onlarla birlikte üzüldüğünüz oluyor mu?

Seda Çıngay Mellor: Çevirmenlerin sorunlarından biri bu aslında. Başka Dünyanın Kuşları’nda kitapta gayet önemsiz olan köpeğin öldüğü paragrafı çevirirken o kadar çok ağlamıştım ki o günlük çeviriyi bırakmak zorunda kalmıştım. Gecenin bir vakti evde tek başıma hortlak hikâyesi çevirirken bütün ışıkları yaktığımı, durmadan arkama baktığımı bilirim. Çevirmen arkadaşımız Deniz Keskin’in “Okurun beş dakikada okuyup geçtiği yerle çevirmen olarak bizler belki iki gün uğraşıyoruz, o yüzden çok içimize işliyor” dediğini hatırlıyorum, çok doğru. Hayatlarımın Kitabı’nda da beni derinden etkileyen pasajlar bol miktarda vardı. Kitabı İngiltere’ye yeni yerleştiğim sıralarda çevirmemin de üzerimde etkisi oldu. 

Bu kitapta sizi en çok zorlayan şey neydi? Kültüre, coğrafyaya ve döneme özgü göndermeler için nasıl bir araştırma süreci gerekli oldu?

Seda Çıngay Mellor: Hemon çevirmen için çok kolay bir yazar değil. Anadili olmamasına rağmen İngilizce konusunda çok mahir. Kelime uyduruyor, uzun, upuzun cümleler kuruyor. Bunları hakkıyla çevirmek için epeyce kafa patlatmam gerekti. Tabii Bosna savaşıyla ilgili bir sürü şey okudum, videolar seyrettim, kitapta bahsedilen konuşmaları Youtube’dan bulabildiğim kadarıyla dinledim. Savaş hikâyeleri çok ağırdı. Onun dışında Hemon’un kaybettiği küçük kızının hastalık sürecini anlattığı kısımlarda da duygusal açıdan çok zorlandım. Acısı çok içtendi, çok dokunaklıydı. 

“Hayatlarımın Kitabı” sizin çevirinizle okuduğumuz ilk Hemon kitabı değil. “Aşk ve Engeller” ile “Lazarus Projesi”ni de siz çevirmiştiniz. Yazarın üslubuna aşina olmak işinizi bir nebze olsun kolaylaştırdı mı? 

Seda Çıngay Mellor: Kolaylaştırdı elbette. Yeni bir çeviriye başladığımda 20-30 sayfalık bir alışma evresi geçiriyorum ve o sayfalarda hep “Ben bu çevirinin altından kalkamayacağım galiba, güzel olmuyor” hissine kapılıyorum. Aynı yazarın kitabını çevirirken o sıkıntı pek olmuyor, galiba klişe bisiklete binme benzetmesi gibi bu da, dilin ritmini unutmuyorsunuz ve ilk sayfadan itibaren doğru tonu tutturuyorsunuz. Bir de Hemon’un çok sevdiği bazı hikâyelerle anekdotlar var (mesela “ıslak saçla sokağa çıkarsan ölümcül beyin hummasına yakalanırsın”), her kitabında bir punduna getirip onları araya sıkıştırıyor, o kısımları çevirmek çok eğlenceli.

İki çeviri arasında nasıl bir dinlenme süreci geçiriyorsunuz? Kendinizi yeni çeviriye nasıl hazırlarsınız? 

Seda Çıngay Mellor: İki çeviri arasında pek dinlenmiyorum galiba. Bir-iki gün aylaklık ediyorum, parka gidip ördeklere ekmek atıyorum, bir yandan da kafamda yeni çevirinin iskeletini kurmaya çalışıyorum. Biraz sabırsızım, hadi bu da bitsin, hadi aradan çıksın diye ufak ufak başlıyorum. Kitabı bölümlere ayırıp sayfalara küçük renkli kâğıtlarla işaret koyma huyum var, onu yapıyorum, word dosyasını hazırlayıp varsa önsözdü, ithaftı, ufak tefek yerleri çeviriyorum. 

Çeviriye nasıl başladığınızdan, çevirmenliği bir meslek olarak benimseme sürecinizden biraz bahseder misiniz?

Seda Çıngay Mellor: ODTÜ Ekonomi mezunuyum. Uzun seneler akaryakıt şirketlerinde çalıştım fakat bir yerden sonra beyaz yakalı hayat, trafik çilesi canıma yetmeye başladı, tablolar, rakamlar iyice anlamsız görünür oldu. Çıkış yolu ararken aklıma çeviri yapmak geldi. Biraz da galiba “Yazamıyorum o zaman ona yakın bir şey yapmaya çalışayım” fikri vardı kafamda. O zamanlar çok acemiydim tabii, ne Çevbir’den haberim vardı, ne başka bir şeyden. Dolayısıyla tamamen tek başımaydım. Yine de hissi kablel vukuyla doğru yolu takip etmişim, çünkü oturdum Türkçesi olmayan bir kitabın (o sırada Hugh Laurie’nin The Gun Seller’ını okuyordum, ben de onu seçtim kendime) birkaç sayfasını çevirdim, yayınevlerine kısa bir özgeçmişle birlikte gönderip çeviri istedim.  Birkaç tanesi cevap verdi, ilk çevirimi aldım, böylece başlamış oldum işte. Arada bir-iki senelik bir kesinti oldu, onu düşersek sekiz senedir kitap çevirmenliği yapıyorum. Bu süre içinde bir ara Çevbir’i buldum, iyi ki de bulmuşum. Hem çok şey öğrendim çevirmen arkadaşlarımdan, yardım aldım, dilim döndüğünce yardım da ettim, hem de bizimki gibi bütün gün ekran karşısında tek başına oturulan bir işin yarattığı yalnızlık hissini yendim. Geçen hafta bitirip teslim ettiğim çeviriyle birlikte 87 kitap çevirmişim, çevirmişim diyorum çünkü nasıl oldu ben de anlamadım.  Böyleyken böyle.