Zeynep Alpar ile “Bazen Derin Bir His” çevirisi üzerine

Söyleşi: Damla Göl

Ken Kesey, Amerika’daki halkın gündelik hayatına, alışkanlıklarına, kültürüne, 60’ların yara beresine aşina bir yazar. Kitabında da bu özellikler göze çarpıyor. Çeviri esnasında döneme, kültüre ilişkin nasıl araştırmalar, okumalar yaptınız?

Zeynep Alpar: Temel kaynağım Youtube oldu diyebilirim. Çünkü bu kitap müzikle dolu bir kitap. Zaten adı da, Leadbelly’nin Good Night Irene şarkısında geçen “Sometimes I get a great notion to throw me in the river and die” sözünden geliyor (“Zaman zaman bir hisse kapılırım, atayım kendimi ırmağa, boğulayım”). Şarkıları kimi zaman roman karakterlerinin ağzından duyuyoruz, kimi zaman şarkılar insanların düşüncelerine karışıyor. Yazar çoğunlukla burada bir şarkıdan bahsettiğini açıkça söylemiyor ama kitabın basıldığı 1960’lı yılların ABD’li okurları için bunları büyük bölümü bilindik şarkılar. Roman bir yandan orman işçilerinin grevini anlatıyor, fonda hem o dönemin hem daha öncesinin mücadele şarkıları, Amerikan protest müziği var. Ben de bir kısmını tanıyordum şarkıların, ama kitabı çevirirken Ken Kesey’den öğrendiğim çok şarkı oldu. Konuşmanın ya da bilinç akışının içinde bir tuhaf gelen ifadelerle karşılaşınca arama motoruna yazıp şarkıları, bazen de şiirleri buluyordum. Bir de bu roman aslında başka bir romana bolca gönderme de içeriyor, bunu şimdilik açık etmeyeyim. Tüm bunlar o döneme, o zamanın algılarına dair çok şey anlatıyor zaten. Şiirlerle, şarkılarla, romanlarla, bazen de filmlerle dönemi yakalayınca havasını aktarmaya çalışmak da keyifli oldu, umarım bunu yansıtabilmişimdir. (Kitabın Türkçe adı benim önerdiğim bir ad değil bu arada. Ben de basılınca karşılaştım bu isimle!)

Dönem dışında coğrafyanın da önemli yeri var bu kitapta. Doğanın içinde geçiyor ve hiç bilmediğim, herhalde hiç görmeyeceğim tonla bitki ve hayvan adı var. Kitap Kuzey Amerika’nın batı kıyısında, ormancıların arasında, nehir kenarında, yağmur altında, okyanus kıyısında, orman içinde geçiyor. Çevirirken Oregon’a gidesim geldi. Bahsettiği hayvan ve bitkilerin Türkçe karşılıklarını Vikipedi’den ve internetteki başka kaynaklardan aradım, bulamadıklarım da oldu. Bahçıvanlara, çiçekçilere, biyologlara sordum. Daha da bulamazsam, Türkçede bir şey ifade eden karşılıklar uydurma jokerimi kullandım. Arama motorlarından çıkan görseller isim uydurmak konusunda iyi bir rehber. (Çeviri yapmaya başladığım yer, televizyon kanallarının taşeronlarına iş yapan bir çeviri bürosuydu ve bol bol belgesel çeviriyorduk. Araştırıp da bulamadığımız hayvanlara isim uydurma “kültürünü” orada edindim.) 

Son olarak o dönemde kullanılan özel odunculuk yöntemleri var ve bunları anlaşılır şekilde aktarabilmek kurgu açısından çok önemli. Yöntemlerin bazıları eskiden Türkiye’de de kullanılmış, bazılarının burada hiç yeri olmamış. Bu gibi konuları Orman-İş Sendikası’na telefonla danıştım, çeviriye ciddi katkıları oldu, bir kere daha teşekkür ederim.

Metinde anlatının bakış açısı ve zaman algıları da sıklıkla değişiyor. Bu çeviri açısından bir sıkıntı yarattı mı? Nasıl üstesinden geldiniz?

Zeynep Alpar: Ken Kesey bu kitapta genelde konuşanın ya da düşünenin kim olduğunu söylemiyor. Ama bir kafadan bir başkasına geçtiğimizin işaretini mutlaka veriyor. Geçişleri, dik yazıyla giderken eğik yazıya geçerek vermiş, ben de bunu takip ettim, dolayısıyla çok zor olmadı. 

Hani derler ya, çevirmen kitabı çevirmeden önce okusun, sonra bir daha okusun, ondan sonra çevirsin filan, hiç öyle yapmıyorum, heyecanı kaçıyor. O yüzden başlangıçta bazı kısımları çevirirken “acaba bu konuşan kim? Kardeşi mi? Babası mı?” diye ben de merak ederek çevirdim (tabii sonra dönüp birkaç defa okuyarak o karaktere yakıştırmadığım ifadeleri düzeltiyorum). İlk bölümlerde bulmaca gibi geliyor ama sonra her karakteri tanıyıp rahatça ayırt ediyorsunuz. Elbette yazarın verdiği tek ipucu yazının dik ya da eğik yazılması değil, dangul dungul konuşan kişi şudur, kafası kıyak olan ve entel kaygılara kapılan budur diye takip edebiliyorsunuz zaten, bilincin kimin olduğu akışından belli oluyor.

“Bazen Derin Bir His” karakterleri arasında şiveli konuşan, bol bol küfür edenler görüyoruz. Bu bölümlerde kullanacağız dile ve seçtiğiniz laflara nasıl karar verdiniz?

Zeynep Alpar: Burada şiveli konuşmayan, küfretmeyen, argo kullanmayan yok desek daha doğru! Bu beni en çok zorlayan kısım oldu. Bazı deyimler halk diliyle ya da yerel kültürle ilgili forumlarda tartışılmış, ama ne demek olduğunda uzlaşılamamış. Küfürler ve argo konusunda urban dictionary epey iyi bir kaynak, Türkçe için Hulki Aktunç sözlüğünün yanında mesela Lubunca Sözlük bazen tam aradığım şeyi veriyor. Ama deyimlerde de argoda da şöyle bir mesele var, ne demek istediğini anladım, Türkçede karşılığı da varmış, onu da buldum diyelim, ama bu çok az kullanılan bir karşılık… bunu kullansam “genel izleyici” yine ne dendiğini anlamayacak. Böyle durumlarda hem o karşılığı kullanıp hem de anlama dair ufak ipuçları eklemeye çalıştım. Kitabın en küfürbazı Koca Henry, sağ olsun bol tekrarlı konuştuğu için bazen birden fazla karşılığı arka arkaya kullandım. 

Yine de bu kitapta ilk defa, “bunu bir erkek çevirmeliymiş!” dedim. Benim küfür dağarcığım epeyce yetersiz kaldı. Mahallemizde sadece erkeklerin gittiği kahvede bütün gün oturup bu kitabı çeviriyor, kullandıkları küfürleri ve deyimleri çaktırmadan not alıyordum. “Ağzıbozuk” tiplerin çok takıldığı, dili nasıl kullandıklarını izleyebildiğim bir başka mecra da instela, ekşisözlük gibi yerlerdi, buralara da epey takıldım (uludağ sözlük ve aşağısına dayanamadım, gerek de yoktu, küfür kullanımı konusunda Kesey’in karakterlerinin zengin diliyle kıyas kabul edecek yerler değil). Yine de olmadı Damlacım. Bir kere, kitaptaki küfür kullanımı, benim kıyısında durabildiğim ortamlardaki gibi her cümlenin sonuna “.mk” eklemenin çok ötesinde, çok daha zengin. Amerikalıların küfür deryası “fucking” ve türevlerinden ibaret değil (Bu bakımdan, Kesey’in roman kişilerinin küfürlerini bazen Yaşar Kemal kişilerinin sövgüleriyle karşıladım, Hürü Ana bizim mahalle kahvesinin laflarına bin basan laflar ediyor bazen). 

İkincisi de, ne yaparsam yapayım çeviri yer yer akademik kaçmış olabilir. “Ay ama cinsiyetçi küfür kullanmamak gerek” kafası içime işlemiş. Karakterlerin cinsiyetçi küfür etme kastıyla ettiği küfürleri o şekilde karşıladım, ama “öylesine” savrulan küfürlerde aşağılamayı kadının üstünden kurmak yerine erkekler ve hayvanlar üzerinden saydırmayı tercih ettim: “sonsabetcha” (son of a bitch: orospu çocuğu) yerine “it dölü”, “it südüğü”, “eşşoğleşşek” filan dedim mesela. Hayvanları aşağılanmaya değer bulduğumdan değil, bu dilin bazı roman kişilerinin doğayla kurduğu ilişkiyi yansıtmaya uygun olduğunu düşündüğümden. Aynı şekilde, erkeklikle ilgili küfürleri de kadını aşağılamaya alternatif olsun diye seçmedim; bu kitap erkekliği anlatan bir kitap, pek çok yönüyle iktidar meselesini, erkekliğin erkeklere nasıl dert olduğunu, onları nasıl engellediğini çok iyi işliyor. Baba olmak, olamamak, çocuk sahibi olduğu halde o çocuğa “baba” olamamak gibi konuları muhteşem bir şekilde anlatıyor, hatta anlatmıyor hissettiriyor. Adamların kadınlara, doğaya, birbirilerine ve kendilerine karşı iktidar kurma çabalarını, bunların nasıl iç içe dallanıp budaklandığını görüyoruz. Bu bakımdan, ağızdan rasgele çıkıveren küfrü orospu, kaltak vb yerine it dölü diye karşılamak bana yerinde geldi. Tabii bunlar su götürür tercihler. 

Neyse, kitap bir erkek editörün elinden geçti, fazla düzeltme olmadan basıldı, sonra babam okudu, ki ağzından duyduğum en ağır küfür “hıyar”dır, ve şıp diye iki şey söyledi: “Erkekler konuşurken lafa ‘Ayy’ diye başlamaz, başlıyorsa bu bir şey çağrıştırır ve burada öyle bir durum söz konusu değil.” İkincisi, “ona ‘kancık’ derler.” 

Elimizde  767 sayfalık bir çeviri var. Bu hacimli kitabın çeviri süreci nasıldı? Motivasyonunuzun düştüğünü hissettiğiniz zamanlar oluyor mu çeviri esnasında, o zaman işe nasıl dönüyorsunuz?

Zeynep Alpar: Yaklaşık 6 ay sürdü, hiç sıkılmadım. Gayet sürükleyici bir kitap, çekirdek çitleyerek dizi izlercesine çevirdim. Mola verip kahve içmeye gittiğim komşulara roman karakterlerinden bahsettiğim hatta ‘bugün gelmeyeyim, kitapta işler çok karıştı’ dediğim günler de oldu. “Spoiler” vermeyeyim ama, romanda yaşanan bazı olaylar yüzünden uykularımın kaçtığı vakidir.

Metnin bittiğine, artık editöre yollanabileceğine karar vermek benim için hep zor oluyor. Yayınlandıktan sonra bile aklım kalıyor bazen. Sizde de böyle midir? Ne zaman “biter” bir çeviri?

Zeynep Alpar: Bilmem, bu bence biraz mükemmeliyetçilik meselesiyle ilgili. Ben o meseleyle epey uğraşıp çok yol kat ettiğimi düşünüyorum. İşimi severek ve özenerek yapıyorum, dönüp bakmam gereken yerleri yıldızlarla (*) işaretliyorum, bütün yıldızları temizlediğimde benden bu kadar deyip editöre yolluyorum. Bu kitap, ben düzeltmeleri göremeden basıldı. Basıldıktan sonra “dertler limon damlası gibi eridiğinde” gibi bir laf, sayfadan bana baktı. Limon damlaları erimez halbuki. Somewhere Over the Rainbow şarkısından, “where trouble melts like lemon drops…” Dert keder limonlu şeker misali eriyip gidiyormuş. Benim yazdığım cümleyse limonlu bulaşık deterjanını çağrıştırıyor. Başka hatalar da çıktı. Hataların sonu olabilir ama daha iyi ifade etmenin sonu yok aslında.

Çevireceğiniz kitapları seçme süreci nasıl gerçekleşiyor? Çeviri teklifi götürdüğünüz veya çevirmeyi reddettiğiniz kitaplar oldu mu?

Zeynep Alpar: Çevirmeyi reddettiğim kitap çok oldu tabii. Akademik dilli kitapları pek sevmiyorum mesela. Bir de güzel olduğunu ama satmayacağını düşündüğüm kitapları da almamaya çalışıyorum çünkü çevirmenlik benim geçim kaynağım. Tabii o zaman bu kitabı da çevirmemem gerekirdi, değil mi? 🙂 Ama iyi ki de çevirdim, çevirdiğim kitaplar arasında şimdilik en çok bunu seviyorum. Bunu çevirmemi Nora Yayınevi teklif etmişti, kendilerine müteşekkirim.

Çeviri teklifi götürdüğüm de oldu. Bazen “bu kitap Türkçede keşke olsa” diyorum, o kitabı basmak hangi yayınevine yakışır diye düşünüp (kimi zaman isabetsiz seçimlerle) yayınevine soruyorum. Kitabın telifi başka bir yayınevi tarafından alınmamışsa, yayınevi kendi programına uygun bulursa ve emeğimin makul bir karşılığını alabileceğimi düşünürsem anlaşıyoruz. Bu şekilde çevirdiğim bir kitap bu yıl içinde çıkacak, önümüzdeki aylarda da yine böyle teklif ettiğim bir kitabı çevireceğim.