Çeviriden Vazgeçmek İster misiniz?

Çeviriden Vazgeçmek İster misiniz?

Aslı BİÇEN

 

Ben çevirmenim. Çevirmenin işi basittir. Ben size dünyayı getiririm. Bunu yapmak için hem o dünyayı hem sizin dünyanızı çok iyi bilmem gerekir. Yeteneklerim olmalı, engin bir malumatım olmalı. Ben size Japonya’yı, ben size Arjantin’i getirmezsem ve siz de yabancı dillerden herhangi birinde okuma alışkanlığına sahip değilseniz kendi sınırlarınız haricindeki hiçbir şeyi bilmeden yaşamak zorunda kalırsınız. Kendi içinize kapanırsınız. Başkalarının, ötekilerin neye benzediğini bilemeyeceğinizden kendinizin ne olduğunuzu, nasıl olduğunuzu bilemezsiniz. Ben bizi onlara taşırım, onları bize. Ticaretinizi, siyasetinizi benim üzerimden yürütürsünüz, savaş bittiğinde ilk beni ararsınız. Ben olmasam dünyada yapayalnızsınız. Yine de beğenmezsiniz beni, kolayca yok sayarsınız. İletişim sağlandığı sürece şeffafım, sağlanamazsa zılgıtı yerim, yerin dibine batırılırım, sadakatsiz, hain ilan edilirim.

Ben çevirmenim ve şimdiye kadar otuzu aşkın kitap çevirdim. Çoğunluğu çok güzel romanlardı. On beş yıllık meslek hayatımın ardından ilk kez bu sene bana çevirdiğim bir roman yüzünden dava açmak üzere soruşturma başlatıldı. Önce çok komik geldi, sonra çok hüzünlü. Kitabın yazarı Elif Şafak Türk olduğu ve Türkiye’de olduğu için ben yargılanmadım. Gerçi aynı sebeplerden bu kitabı çevirmiş gibi de hissetmiyorum kendimi. Elif Şafak’ın herhangi bir müdahalesini engellemek, onun tercihlerine karışmak aklımın ucundan bile geçemeyeceği için bu çeviri pek bana ait sayılmaz çünkü üzerinde yapılan değişikliklerin hesabını veremem. Ama şu anda konumuz bu değil, hatta ülkemizde maalesef bir romanın yargılanabilmiş olması değil. Konumuz son zamanlarda çevirmenlerin ikişer üçer yargılanmaya başlaması.

Dengelerimiz daima çok hassas, topraklarımız daima tehditlerle çevirili ama sorunları çözmek için daima şiddetin dilini kullandığımızdan sorunlar daha da derinleşiyor. Ben çocukluğumdan beri huzurlu bir an hatırlamıyorum, öyle pek küçük de sayılmam. Son zamanlarda kıyamet gibi açılan davalarda görebildiğim kadarıyla bu ülkenin yazarları bir nevi ihanetle suçlanıyor. Bu ihanetin adı Türklüğü aşağılamak. Türklük nasıl aşağılanabilir? Orhan Pamuk ya da Elif Şafak gibi yazarlarımızın kitaplarının yabancı dillere çevrilmesi olsa olsa Türklüğü yüceltir, uluslar ürettikleri bilim ve sanat eserleriyle, yetiştirdikleri sporcularla yücelir. Yazarlarının kitaplarında bir ihanet bulup onları yargılayan uluslar ne yazık ki kendilerini aşağılamış olurlar. Dünyanın her yerinde bilim ve sanat eserleri, propaganda içeren metinlerden ayrı tutulup korunuyor çünkü insanlık bilim ve sanat olmazsa kendine olan inancını iyice kaybedeceğini biliyor.

 

asli_metin2

asli_metin3

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Elbette her çevirmenin belli bir siyasi duruşu, dünya görüşü vardır ama işini yaparken bunu bir kenara bırakır. Hiçbir ekleme çıkarma, ideolojik saptırma yapmadan, bir metni aslına ve kendi dilinin kurallarına sadık kalarak aktarmak zorundadır. Meslek etiği bunu gerektirir. Çevirmenleri çevirdikleri metinlerde geçen bazı ifadeler için yargılamak mesleğini icra etmesini engellemek, kısaca siz bu işi yapmayın demektir. Yargılanma tehdidi altındaki çevirmen ya her kelimeyi tartıp kendine otosansür uygulamak ya da kitabı çevirmekten vazgeçmek zorundadır. Peki siz okur olarak çevirilerden vazgeçmek ister misiniz? Hayatta hiç Dostoyevski okumamış olmak ya da Edward Said, Chomsky… Daha önce Tolkien gibi bir fantazi edebiyat yazarının metnindeki otosansür tartışıldı çeviri etiği açısından, klasiklerdeki ideolojik saptırmalar tartışıldı çocuklarımızın beyni yıkanıyor diye. Çevirmenlere yüklenildi, yayınevlerine, bize metinleri tahrif ederek aktardıkları için. Peki çevirmenleri yargılayarak biz bundan başka nasıl bir netice elde etmeyi umuyoruz?

Çevirmen iki arada bir derede, köprü gibi bir mahluktur. Aylarını vererek ortaya koyduğu eserin hem sahibidir hem değildir. Hem başka bir dilde yazılmış bir eserin Türkçesi de aynı sıfatı hak edebilsin diye azami yaratıcılığını kullanır hem de yazarın sözünden tek kelime dışarı çıkamaz. Bunun için de kendisine “işleme eser” sahibi denir. Basın yasasının yayın yoluyla işlenen suçları düzenleyen 11. maddesinde işleme eser sahibi sorumlu kılınmadığı halde, çevirmenler “eser sahibi” sınıfına sokularak yargılanmaktadır.

Benim de üyeleri arasında bulunduğum ÇEVBİR, çevirmenlerin yargılanmaması için bir kampanya başlattı.

Bunun için de sadece yasaların doğru uygulanması yeterli olacak anladığım kadarıyla. Bu talebimizi duyurmak için yaptığımız basın toplantısına pek ilgi olmaması beni hayal kırıklığına uğratabilirdi belki. Daha önceki hayal kırıklıkları olmasa. Basın maalesef uzun süredir toplumun vicdanı olmakla fazla ilgili değil, özgürlüklerle de.

Yazarlarımız bize her zaman çok hoşumuza gidecek şeyler söylemez. Hatta çoğunlukla bizi rahatsız ederler. Yüzümüze berrak bir ayna tutarlar. Daha önce türlü şeylerin dumanından buğulanmış bu aynada pek güzel görüyoruzdur kendimizi, buğu silinince sivilceli bir acuze olduğumuzu görür sarsılırız. Halbuki güzel olduğumuzu zannetmektense, varsa çirkinliklerimizi bilmek yeğdir çünkü bize değiştirme imkânı verir. Çevirmenlerse bize çok daha zor bulunan bir nimet sağlar: Başkalarının gözünden kendimizi görebilmeyi. Başkalarının zihnini okumayı.

Şimdi bu kritik dönemeçte ne istiyoruz? Kendimizi bulanık bir aynada görmeyi ve başkalarının bizi nasıl gördüğünü hiç bilmemeyi mi? Gözlerimizi sıkı sıkı kapamayı mı? Yoksa kusurlarımızla yüzleşip onlardan kurtulmaya çalışmayı mı? Yazarların söyledikleri, çevirmenlerin aktardıkları elbette gerçeğin sadece bir cephesidir ama çok değerlidir; bilinmesi ille de kabul edilmesini gerektirmez ama bilinmemesini sağlamaya çalışmak trajik bir hata olur. Dünyayı size getirmeye devam etmelerini istiyorsanız çevirmenlerinizin yanında olun. Kendinize başka gözlerden bakmaktan korkmayın. Düşünceden korkmak en büyük sefalettir. 

Bu yazı ilk kez 8 Ekim 2006 ‘da Radikal 2’de yayımlanmıştır.

 

Back to Top